8 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

Bâzı gelişmeler öyle tiz perdeden ve siren misâli gürültü çıkarır ki, ondan “Sağır Sultan” bile kulak titreşmesi hisseder. Gelgelelim. esâs duyması îcâb edenler, bu husûsda kapak kaldırmazlar. Pişkinliğin ve hazım genişliğinin, devlet adamlığı parselinde pek makbûl olmadığı görülüyor.

Mısır Vâlisi meşhûr Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın nedîmlerinden biri, İstanbul’dan İskenderiye’ye gidiyormuş. Hanımı ve tahsîl yılları dolayısıyla yarı Mısırlı addedilen Sadrâzam Yûsuf Kâmil Paşa’ya vedâ için Makâm-ı Sadâret’e çıkan nedîm, Mısır’dan bir isteği olup olmadığını sormuş. Telemak mütercimi Paşa:

“- Bir rahvan Mısır eşeği gönderir veyâ getirirsen memnûn olurum.”

demiş.

Kavalalı’nın nedîmi, bu sipârişi unutmuş ve İstanbul’a dönüşünde Paşa’yı yine ziyâret etmiş. Yûsuf Kâmil Paşa:

“- Bizim eşek ne oldu?”

deyince nedîm:

“- Vallahi efendim, unuttum. Şimdi sizi görünce aklıma geldi. İnşâllah, en kısa zamanda...”

diye mâzeret beyânına kalkışınca, sözün tamâmına katlanamayan Paşa, nedîme:

“- Sen geldin ya, artık lüzûm kalmadı...”

cevâbını vermiş.

Bir zamanlar, propaganda maksadıyla halkın arasına giren politikacı tipi, vatandaşın isteklerini elindeki sigara paketinin üstüne yazar veya yazıyormuş gibi yapardı. Ciddîyetsizliğin en meşhûr fotoğraflarından biri, bu sigara paketi yazıcılığıdır. Lâkin ne bunu yazanlar, ne de seyredenler, vahâmet vâdisinde bulunduklarının farkında değildirler. Böylesine zayıf temeller üzerine binâ edilen idâre sisteminin adı “aliyyü’l âlâ” olsa ne çıkar? Zâten, demokrasi târîhimizin mühimce kısmını isim koymakla geçirdik. Geriye dönüp baktığımızda gördüklerimiz, hiç de iç açıcı şeyler değil.

“Bürokrasi” denen heyûlâyı, ortadan kaldıracağız diye diye, besleyip büyütüp bugünlere, hem de semirmiş bir vaziyette taşıdık. Hâlâ, en basit resmî muâmelenin paragrafı “sâbıka kaydı” ile “ikaametgâh senedi”nden açılıyor. Hem “elektronik yazışma dönemine girdik” diyoruz; hem de devlet dâiresinin kapısında vatandaşımıza ters ve düz taklalar attırıyoruz.

İşin, mugâlâta ile geçiştirilecek tarafı kalmamıştır. Tez elden iâde-i îtibâr ve haysiyet mesâîsi başlamalıdır. Yâni, devleti ulvîleştirip milleti zillete sürüklemekle geldiğimiz yer; şekle de, grafiğe de hakâret edecek bir mahalli gösteriyor. Kimsenin, bu çerçeve dışına çıkma lüksü yok. Hz. Peygamber’in Hacer-i Esved’i yerine asmak için bulduğu çâre, bizim millî kurtuluş reçetemizdir. Bohçaya konan mukaddes taşı, nasıl bütün Mekkeli kabîle temsîlcileri tutarak kaldırmışsa, Türk’ün ikbâline giden yol da, bu ortak gayreti bekliyor.

Rahmetli Osman Tûrân’ın, “mefkûre” adını verdiği Cihân hâkimiyeti, aslında öyle çok uzaklarda değil. Şâh damarımızdaki kan gibi, mecrâsını zorluyor. Suların bulanık olması, moral bozmasın. Zîrâ su, bulanmadan durulmuyor... Suyun durulması, biraz da Dünyâ’ya bakış açısının değişmesi demek.

Göçebe atalarımız, şehirli ahâli için “yatuk” tâbirini kullanırlarmış. Küçümseme edâsının ağır bastığı bu kelime, “tembel” mânâsına geliyor. Yörük tabiatlı Oğuzlara göre, şehirlerde oturanlar; çiftçilik, ticâret ve zanâatla meşgûldür. Kendileri ise yaylak ve kışlaklar arasında yüzlerce kilometrelik mesâfeyi, her yıl inip çıkmaktadır. Şehir halkı, bu zahmeti göze alamadığından “yatuk”tur.

“Yatuk” kelimesinden çıkan Dünyâ görüşü, Türk târîhinin, medeniyetinin fevkalâde teksîf edildiği bir mânâ deposuna benziyor. Uygurlar hâriç, Malazgirt Zâferi sonrasına kadar, hemen bütün Türk toplulukları, “yatuk”luğa uzak durmuşlardır. Anadolu’nun fethine gönül gayretiyle iştirâk eden Oğuz boyları, zamanla şehirli, kasabalı ve köylü olmuşlardır, ama yerleşik hayâtın meşgalelerine katılmamışlardır.

Bilhassa ticâret ve sanâyi sâhaları, bu yüzden gayr-i müslim ve gayr-i Türk unsurların insâfına terk edilmiştir. Bu yüzden, “yatuk” diye küçümsenenler, aradan geçen asırlar içinde Türk’ü “yatuk”laştırmışlardır. Denizcilik yanımız gibi, ticârî ve sınâî fukarâlağımız da, nice minderde sırtımızı yere getirmiştir.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: