Güncel Yazılar

Bir millet için aşırı derecede katı, 'tutucu' olmak iyi değildir, değişmelere ayak uydurmayı engeller, en azından yavaşlatır, donukluğa, taşlaşmaya götürür, gelişme olmaz. Öte yandan, aşırı derecede 'değişken', 'çabucak değişen' bir tutum da iyi değildir; bu eğilim ve tutum ağır basarsa, zamanla, ortada, 'milleti millet yapan' özellikler kalmaz, o millet, târih sahnesinden silinir gider. Millet için gereken, 'kendine âid değerleri, husûsiyetleri' en kıymetli mücevherler bilerek, îtinâ ile muhâfaza ederken, içinde yaşadığı çağın gereklerini -millî bünyeyi hırpalamadan- benimsemek, özümsemek, esâs yapıya zarar vermeden, esnekliği devâm ettirmektir; kıvâmı tutturmaktır. Bir halkı millet yapan unsurlar, dili (ve tabiî ki edebiyâtı), dîni (hayâta bakışı, hayâtı değerlendirişi, dünyâ görüşü, töresi, gelenekleri) ve bütün birikimlerinin hazînesi olan târihidir.

Türk Milleti'nin târîhî gelişim çizgisinde vukû bulan, 1839 yılındaki 'Tanzîmat' ve 1856 yılındaki 'İslâhat' adı verilen, aslında, dinamizmini yitirmiş olan Osmanlı'ya Avrupa'lı güçlerin dayattığı ve gençlerimize, yanlış olarak 'gelişme' gibi sunulan kırılmalardan sonra, Cumhûriyetimizin ilk yıllarındaki, Türklüğe dönüş uygulaması kısa sürdü, 'Avrupa'lı gibi olma' modası, hâkim tutum hâline geldi. Bu hâkim tutumun getirdiği sonuç her alanda görülebilir: Milyonlarca insanımıza hitâb eden televizyon kanalları, Türkçeyi en iyi telâffuz eden, kelimelerdeki hangi heceye vurgu yapılacağının farkında olan, Türk cümle mûsikisine hâkim kişiler yerine, YABANCI OKULDA OKUMUŞ, formation age denilen, 12-18 yaş arasındaki öğrenme ve kişiliğini şekillendirme çağında, Türk kültüründen çok YABANCI kültüre âşinâ olarak diploma almış kişileri kullanıyorlar! İşin daha acı ve düşündürücü tarafı, en büyük tepkiyi görmeleri gerektiği hâlde, yadırganmıyorlar bile! Bu durum, kendimize ne kadar yabancılaştığımızı göstermesi bakımından ibret vericidir. Türkçeyi, bir yabancının konuştuğu gibi konuşan bu kişiler, üstelik îtibâr da görmektedirler. Aynı kişiler, bir siyâsî ile, bir önemli kişi ile görüşme yaparken, bâzı Batı dillerinde yadırganmayan, o dili konuşanlarca tabiî kabûl edilen, ama, Türk milleti tarafından ayıplanan, -çok affedersiniz- öğürür gibi, ikide bir -eee, -ııı gibi sesler çıkarmaktan da utanmamaktadırlar; bu sakat ve zevksiz söyleyiş de, -mârifetmiş gibi- bâzılarınca taklîd edilmektedir. Halbuki, Türkçe konuşmak; Türk gibi konuşmak, Türk nasıl konuşuyorsa öyle konuşmak demektir; -çe, tavır, davranış bildirir (dürüstçe, cömertçe gibi). Yabancı okul diplomalılarının çoğu, Türk dilini Türkçe konuşmuyorlar; onlar sâdece, Türk Dili ile konuşuyorlar. Bu konudaki bir komikliği de hatırlatalım: Yıllar önce, yalnız TRT varken, Türkçeyi, hiç olmazsa yanlışsız söyleyen spikerlerimiz, 'Güne Bakış' programını sunan, 'Avrupa kaldırımı çiğnemiş' saçsız spiker, milletin bin yıldanberi doğru olarak kullandığı, 'hakkın', 'hakka' kelimelerindeki 'ka' harflerinden birini hazfederek 'hakın','haka' diye yanlış okumağa başlayınca, bizim 'yerli' spikerler de, 'bu adam BBC'de spikerlik yapmış, doğrusunu o biliyordur' mantığıyla olmalı ki, 'hakın', 'haka' demeğe başladılar. Birçoğumuz, o zamanki Pâkistan Cumhurbaşkanı şehîd Ziyâül Hakkın adının, televizyonda 'Ziyâül Hak'a, Ziyâül Hak'ın' şeklinde telâffuz edildiğini işitmişizdir!

El, kol hareketleri de ayrı bir felâkettir: binlerce yıllık geleneğimizde, beğendiğimiz bir hareketi, durumu ifâde etmek için, elimizin beş parmağını, uçları yukarı gelecek şekilde bir araya getirirdik. Düşününüz: düşman karşısında önemli bir başarı kazanmış komutanlara, kaç bin paşa, yapılan işten memnûniyetini, böyle, beş parmağını, avuç içi yukarı gelecek şekilde birleştirerek göstermiştir! Kaç milyon ana-baba, çocuğunun, beğendiği bir davranışını bu işâretle karşılamıştır! Şimdi ise, baş parmak ile şehâdet parmağı bir yuvarlak yapılarak karşısındakine gösteriliyor! Çok değil, 20-30 yıl öncesine kadar, karşısındakine böyle bir -affedersiniz- 'yuvarlak' işâreti yapanın başı belâya girer, kan dökülebilirdi. Bu kadar şaşkınlık olur mu? Beğenmek için o işâreti yapan ve bizim, maymundan daha çok taklîde yatkın kardeşlerimizce, bu hareketi -çağdaşlıkmış gibi- benimsenen Amerika'lı, 18. yüzyılda, Akdeniz'e girmek için Osmanlı'nın Cezâyir ocağına harâc veriyor, öyle izin alıyordu!

Elleri havada -kuvvet denemesi yapar gibi- çarpıştırmak da ayrı bir hüzün verici sahnedir. Elin Amerika'lısı öyle yapıyor diye, maymun gibi onu taklîd etmenin bir mânâsı var mı? Böyle şaşkınlık olur mu? Filmlerin tesirinde kalmış olarak, Amerika'lı 'waaaaw' diye bağırdığı için öyle âvâzlar salıvermek de ne oluyor? Gâliba, filmlerdeki konuşmaları, sesleri de 'adaptasyona' tâbi tutmak gerekecek; filmdeki 'waaaaw' diye bağıranı, 'vaaaaay' diye bağırtmak gerekecek ki, maymunluğa yatkın olanlar yeni bağırış şekilleri benimsemesin!

Beğenilen bir iş karşısında, elin baş parmağını havaya kaldırmak ise bilgisizliğin, bilinçsizliğin, ne yaptığının farkında olmamanın tipik göstergesidir. O işâret, insanlığın yüz karasıdır. Roma İmparatorları, arenada döğüştürdükleri, binlerce -medenî!- Romalı'nın seyrettiği gladyatörlerden biri, rakîbini altına aldığında, öldürecek duruma geldiğinde, İmparator'a baktığı zaman, İmparator'un eli o işâreti yaparsa, rakîbini öldürmezdi. Bir düşünelim: İki 'insan' birbiriyle, ellerine kesici, delici, öldürücü silâh verilerek döğüştürülüyor, herbiri, -ölmemek için- karşısındakini öldürmeğe çalışıyor, pekçok 'insan' da, bu döğüşü zevk almak için seyrediyor! Sokakta, bir kedinin bile, taksi altında kalıp çiğnenmesini seyredebilir misiniz, yoksa, görmemek için başınızı mı çevirirsiniz? Avrupalı'nın, Batılı'nın 'kültür köklerinden birini teşkîl eden' Roma Nizâmı'nın sâhibi Romalı'nın neresi medenî ??

İmparator'un başparmağı aşağı dönerse, rakîb öldürülürdü; yâni o işâreti, Avrupalı'nın tez elden unutması ve diğer milletlere de unutturması gerekirken, 'Avrupalı'nın her yaptığı doğrudur, düşünülmeden taklîd edilmelidir' mantığı, bizim insanımızı bu acıklı duruma düşürüyor.

Tekrarlamak, tekrar tekrar belirtmek gerekir ki, bütün bu münâsebetsizliklerin altında, kendine yabancılaşma psikolojisi yatmaktadır.

Dîn'le ilgili görüşlerimizi sonraya bırakarak, dil ve târih öğretimi ve korunması, sâhip çıkılması konusunda ne yapılabilir, en kestirmesini belirtelim:

Bu iki konu, son derecede önemli ve Türk Milleti'nin varlığı, geleceği bu iki konuya doğrudan bağlı olduğuna göre, 'işin önemine göre' tedbîr alınmalıdır: bu iki konuda, çok iyi yetişmiş ve geleceğin gençlerini yetiştirecek İNSANIMIZın ortaya çıkması için, gereken yapılmalıdır. Bir neslin yetişmesi için 20-25 yıl gerekir ki, millet hayâtında çok kısa bir süredir. Türk Dili ve Edebiyâtı ile Târih Öğretmeni olarak görev yapanlara (ister Eğitim Fakültesinin ilgili bölümünü bitirmiş olsun, ister Fen-Edebiyât Fakültesinin ilgili bölümünden mêzûn olduktan sonra tezsiz yüksek lisans yapmış olsun), 25 yıl boyunca, diğer mêmurların aldığı aylığın üç katı aylık verilse, kıyâmet kopmaz; 'eşitlik', 'Anayasa' öne sürülerek îtirâz edilir. (Belki bu vesîleyle, diğer mêmûrlar da çoktan hakkettikleri daha iyi aylıklara kavuşurlar, biraz vakit geçer, konumuz o değil.) Bu yirmibeş yıl boyunca, Türk Milletinin en zeki çocuklarından birçoğu öğretmenliğe yönelir, bu zeki, kaabiliyetli öğretmenlerin yetiştirdiği 'dilini, kültürünü iyi bilen, târih bilincine sâhip' nesil, Türk Milleti'nin gerçek güvencesi olur. Böyle bir uygulama, bütçeyi çok fazla sarsmaz.

Kardeş Türk ülkelerinden gelen gençlere, ana-babalarının ne iş yaptığı sorulduğunda, ana veya babası 'öğretmen' ise, gencin bunu büyük bir öğünçle söylediğini hatırlatalım: rejim, kendi insanını yetiştirecek olanı el üstünde tutuyordu!

 

 

 

 

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

30486336