1 Ekim 2022

Turgut GÜLER

Türk örfünde, devletin taşıması îcâb eden hasletlerden biri de “uzluk”tur. İcraat ve icrâcılar hakkında sarf edilen bu tâbir, “fayda, faydalılık, ehliyet, hazâkat, ustalık” gibi mânâlara geliyor. Devlet işlerinde atılacak her adımın muhâtabı vatan ve millettir. Bunun için, devlete âit fiillerden temin edilecek fayda, doğrudan doğruya vatanın selâmeti, milletin bekâsı ve refâhı yoluna döşenecektir.

"Uzluk”, Türk Devleti’nin mutlakâ gözetmesi gereken bir mühim umdedir. Türk milletinin asır-dîde tecrübe süzgecinden geçerek elde edilen netîceler, ehliyet sâhibi devlet adamlarının eriştiği muvaffakiyetleri destânlaştırmıştır. Aynı tecrübe imbiği, aksi hâllerin, yâni sırf şahsî menfaatlerini düşünen nâ-ehil kadroların yaşattığı zelîlâne zaman dilimlerini de millî albümümüze ekliyor.

Epeyidir karikatür ve mîzâh malzemesi olan bürokrasi, aynı zamanda rüşvet belâsıyla birlikte anılıyor. Bürokrasi, devlet çarkının adıdır. O çarkı döndürenlere de bürokrat deniyor. Uzluk, hayli zamandır o diyârlara, yâni bürokrat semtlerine uğramıyor. İşe göre eleman değil, elemana göre iş ihdâs edildiğinden, gelen, dâimâ gideni aratıyor.

Şanlı Yavuz, bereketli Mısır Seferi dönüşünde, yanında Sadr-ı âzam Pîrî Mehmed Paşa olduğu hâlde Topkapı Sarayı’nın bahçesinde dolaşıyormuş. Pâdişâh, kazandığı muazzam zaferin ve Osmanlı İmparatorluğu’nu “Cihân Devleti” yapan icraatının verdiği gurûrla:

"Bir seferde Nebîler Diyârı’nı fetheyledik. De bakalım Lala, bundan gayrı bu devletin sırtı yere gelir mi?”

Demiş.

 Tonyukuk, Nizâmülmülk kâbında bir vezîr olan Pîrî Mehmed Paşa, Hünkâr’ın karşısında edeb dâiresinin merkezine oturup:

“Sâye-i âlînizde, elbette bu devletin sırtı yere gelmez ammâ…”

Diye cevap vermiş. Pîrî Paşa, yarım bıraktığı cümlesinin devâmı için, Yavuz Sultan Selîm Hân’dan ruhsat ister bir edâ takınmış.

“Lâfın gerisi gelsin Lala!”

Sesi, Selîm-i Evvel’in de merâkta olduğunu göstermiş.

 Pîrî Paşa, sözü baştan alarak şöyle sürdürmüş:

“Sâye-i âlînizde, elbette bu devletin sırtı yere gelmez ammâ; ne zaman sizin ağzına kadar altınla doldurduğunuz hazîneye, daha değersiz mâdenler konursa; ne zaman sizin kılı kırk yararak seçtiğiniz ehil devlet adamlarının yerine, şahsî menfaatlerini devlet menfaatinin üstünde görenler gelirse; ne zaman devlet idâresinde Saray kadınları söz sâhibi olursa, Hünkâr’ım, korkarım, size rağmen bu devletin sırtı yere gelir…”

 Bir ân için yersiz gurûra kapıldığını düşünen Koca Yavuz, Saray bahçesinin toprağına eğilip nedâmet secdesine kapanmış ve:

“Allâh’ım! Bu kemter kulunu affet; her türlü gurûr ve kibirden ırak tut!..”

Diye niyâza yönelmiş.

Uzluk sözünün timsâli olmuş bu iki muhterem Türk, Yavuz Sultan Selîm’le Pîrî Mehmed Paşa, ehil ellerde yücelen bir devleti idâre ediyorlardı. Sadr-ı âzam Paşa’nın, ehil olmayan bürokratlarla ilgili kehâneti, daha Yavuz’un oğlu Kaanûnî Sultan Süleymân’ın saltanat yıllarında çıkacak, Türk şiirinin şâhikası Fuzûlî, Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebî’ye hitâben meşhûr “Şikâyetnâme”sini kaleme alacaktır. Fuzûlî imzâsını taşıyan her yazı gibi, fevkalâde yüksek bir san’at parıltısı taşıyan Şikâyetnâme, Şâir’den rüşvet isteyen Vakıf İdâresi memûrlarının hâl-i pür-melâlini anlatır.

Gerçi Kaanûnî zamânında hazîne bakımından herhangi bir sıkıntı çekilmemiştir, ama Hurrem ve Mihrümâh Sultanların, Rüstem Paşa mârifetiyle devlet işlerine – hem de çok tesirli biçimde – müdâhale ettikleri, târîhen sâbittir. Şehzâde Mustafa ile Şehzâde Bâyezîd’in, trajediyi gölgede bırakan bahtsızlıkları, ikisi kadın bu üçlünün senaristliğinde yazılmıştır. Bütün bunlar, Pîrî Mehmed Paşa’nın sözlerindeki dürbün isâbetine alenî hüccetlerdir.

Kaanûnî döneminin, daha sonraki serî hâileler yanında mâsûma çıkması, uzluk vasfının yirmi dört âyâr bir devlet nişânı olduğunu ortaya koyuyor. İşi ehline havâle etmek, nefsi yenmenin de zafernâmesidir.

Uzluk, Sinan’la mîmârîde, Barbaros’la bahrîyede, Fuzûlî’yle şiirde, Karahisârî’yle hüsn-i hatta, Kâtib Çelebî’yle gayret-i kütübde, Evliyâ Çelebî’yle seyâhatte hedefi tam on ikiden vurmuştur…

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: