11 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

Şeyhî merhûmun “Harnâme”si, eşitlik fikrinin Anadolu toprağına düşen Türk damgalı ilk tohumlarındandır. Ondan önce de elbette bunu deneyenler olmuştur. Edebî eser hüviyetiyle ve dramatize unsurlar kullanılarak zaman okyanusuna bırakılan “Harnâme”, taşıdığı husûsiyetler yüzünden, rakîblerine üstünlük sağlamıştır. Yine aynı sebeplerle zihinlere kazınmıştır.

Hizmet ettiği evde, yıllarca eziyet gördükten sonra, yaşlılığı ve zayıflığından dolayı “işe yaramaz” hükmü ile dışarıya bırakılan bir eşeğin hikâyesi, asırlardır hilkat, eşitlik ve adâlet mefhûmlarına süzgeç vazîfesi görüyor. Çayırda otlayan semiz öküzlerin hâline ve bilhassa yay gibi boynuzlarına imrenen, bu yüzden de ilâhî adâlete serzenişte bulunan eşek, bir buğday tarlasında eşinerek, orayı üzerinden silindir geçmişe döndürür. Sonunda, tarla sâhibinin hışmına uğrar ve boynuz umarken kulaktan olur.

En ciddî, akademik endîşelerle kaleme alınmış çalışmalarda bile birbirinin yerine kullanılan adâlet ve eşitlik, nüansın çok ötesinde ayrılıklar taşıyor. Biri istasyon, diğeri yolcu makâmında. Biri vâsıta, diğeri hayâtın hedefi olarak duruyor. Televizyon cihazının teknolojik katılığı ile onun ekranında arz-ı endâm eyleyen programların muhteviyâtı, ne kadar ayrı vâdilerden su taşıyor?

Eşekle öküzün veyâ geniş mânâda bütün mahlûkât familyalarının, yaradılış çerçeve ve kapasiteleri miktârınca eşitlik hakları var. İnsan, “ahsen-i takvîm” üzre yaratıldığından, eşitliğin de ahsenine tâlip oluyor. Ne var ki, Hz. Âdem’den bu yana, en fazla müsâvat mücâdelesini, insan, insanla yapagelmiştir.

“21. Asır, Milenyum Çağı, Uzay Çağı, Bilgi Çağı” gibi etiketler yapıştırılan günümüzde dahî, insan renkleri hakkında sû-i zanlar dolaşıyor, peşin hükümler veriliyorsa, eşekle öküze sıra gelir mi?

Türk örfü ile İslâm akîdesi, en güzel berâberliğini bizim insana bakışımızda fotoğraf çerçevesine koymuştur. Aslında buna, insanla berâber cümle yaradılmışa, kâinâta bakış demek, daha doğru olur.

Eşitlik, en tabiî, inkârı mümkün olmayan insan hakkı; adâlet de, bu hakkın tecellî edişine vâsıta olan gayretler toplamıdır. Türk’ün adâleti, Türk’le kifâyet etmemiş; uzak, yakın demeden, insanlığa “âdil” sıfatıyla tecellî etmiştir.

Ne zaman ki, millî örfümüzle dinî prensiplerimizden ırak düştük, her iki kaynağı da tamâmı bize âit hamâkatlerle kuruttuk, eşitlikten de, adâletten de behremiz kalmadı. Değirmenimizin suyunu taşımaya başladığımızdan beri, un öğütemez, nîmetin hakkını veremez olduk.

Osmanlı devlet protokolünde, Pâdişâh’ın halk içine çıktığı zamanlarda, Sultân’ın yanı başında vazîfe gören bir “kibir ve gurûr atma memûru” vardı. Cum’â selâmlığı, kılıç alayı ve benzeri merâsimler sebebiyle Saray’dan dışarı çıkan Hükümdâr’ın güzergâhında sıralanan kalabalık ahâli, “Pâdişâh’ım çok yaşa!” tarzında tezâhüratta bulununca, o bahsedilen memûr, Hünkâr’ın kulağına doğru eğilerek: “Mağrûr olma Pâdişâh’ım, senden büyük Allâh var!” cümlesini sık sık tekrarlardı.

Fıtraten iltifâta, tezâhürâta ve pohpohlanmaya müsâit olan insan, şâyet vaktinde mâkûl çizgiye çekilemezse, ileride telâfisi imkânsız durum ve manzaralar ortaya çıkar. Devletin de, Dünyâ saltanatının da “kul” seviyesinde idrâki, eşitlik peyzajına en temel malzemeyi teşkîl eder.

Kadîm Türk töresinde “tüzlük” sözüyle karşılık bulan eşitlik, târîhin şafağını aydınlatan ışık huzmelerinden birinin adıdır. Daha diğer medeniyet halkalarına kölelik, paryalık gibi insanı alçaltan uygulamalar hâkimken, Türk cemiyeti, tamâmı asîl bir yapıya sâhipti. Çünkü insan olmak, asâlet için yeterliydi. Türk’ün, Altay yaylalarında böylesine eşitlik sevdâlısı nağmeler terennüm ettiği çağda, antik Yunan ve Roma’daki köle telâkkîsi, patent peşine düşüyordu. Aristo’nun; “Tezgâhlar ne zaman kendiliğinden çalışırsa, kölelik o vakit kalkar.” derken kastettiği, bir otomasyon müjdesi değil, köleliğin ilelebed vâr olacağı inancı idi.

Orhun Âbideleri’nde: “Üstte gök, altta yer; ikisinin arasında da insanoğlu yaratılmış.” deniyor. Rengi, ırkı, dini ne olursa olsun, tekmil insanlığı kucaklayan bu bakış, “tüzlük” tâbirine açıların en genişini kazandırıyor.

İnsanın doğuştan getirdiği eşitlik fikri, pek muhteremdir ve onun dâimî kılınabilmesi, devlet mârifetiyle tesis edilecek adâlet mekânizmasının elindedir. Eşitlikle adâlet arasına sokulmaya çalışılan sakîl ve maksatlı ayrıştırıcılar, maalesef suyumuzu bulandırmaya başladı…

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: