8 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

Türk devlet geleneğinde könilik, tüzlük ve uzluk yanında dördüncü temel direk “kişilik”tir. Cinsiyet, ırk, din, renk ayırımı gözetmeksizin bütün insanlığı kucaklayan bu umde, Batı Âlemi’nin meşhûr “İnsan Hakları Beyannâmesi”nden binlerce yıl önce, Türk’ün gönül ve vicdânında taht kurmuştur. Kısaca, insana âit bütün hakları içine alan “kişilik”, Türk dilinde telâffuz edilen en hakikî ve en geniş “hümanizma” düstûrudur.

İnsan olarak yaratılmayı rütbe ve pâyelerin zirvesi kabûl eden Türk devlet anlayışı, bu güzellik üzre halkedilme hikmetinden başka asâlet unvânları çıkarıp da, insanları birbirine kul ve efendi yapmamıştır. Bu yüzden, bizde Hristiyan medeniyetinin lord, baron, kont gibi, insan haysiyetini zedeleyici üstün sınıf sıfatları ihdâs edilmemiştir. Türk’ün gözünde, insanlığın tamâmı asîldir.

Cemiyet hâlinde yaşamak, birtakım kaaidelere uymayı, yasaklara riâyet etmeyi gerektirir. İşte, bu noktada Türk töresi devreye girerek, Dünyâ’nın kıdem derecesi en yukarıda nizâmını tesise muvaffak olmuştur. Bu yaşayış tarzının esâsını, Türk âilesi teşkîl eder. Ataerkil olmakla berâber, Türk âilesinde kadının, örnek sayılacak muhterem mevkii vardır.

Dede Korkud Kitâbı dâhil, İslâm öncesi ve sonrası Türk destânları, istisnâsız bir şekilde insanı yücelten ve onu fevkalâde müsbet hasletlerle donatılmış bir “kişilik” tahtına oturtan pasajlarla doludur.

Türk Devleti’nin, milleti meydâna getiren fertleri tek tek muhâtab kabûl etmesi ve onların refâhına yönelik icraat yapması, “kişilik” başlığı altındaki idrâkin, aydınlık yüzüdür.

Devleti millet kurar. Milleti ise, ortak duyguları ve ülküleri paylaşmış, birlikte yaşama husûsunda aralarında belli prensipler teşekkül etmiş kişiler oluşturur. Dolayısıyla devlet; millet, yâni kişiler için tesis edilmiştir. Zâten, Türk nizâmında devletin mukaddes bilinmesinin en önde gelen sebebi, insânî endîşeler taşımasıdır.

Türk töresi, insanı kişilik sâhibi yetiştirmek gayretiyle, bâzı özendirici testler uygulamıştır. Oğuz Kağan Destânı ile Dede Korkud’daki Boğaç Hân Hikâyesi, Türk’ün “ad koyma” sırasında gözettiği ölçüleri pek güzel anlatır. Kaabiliyet ve mahâretleri parlatma, keskinleştirme faaliyeti denilebilecek bu ad koyma âdeti, sanıldığından da mühimdir. Çünkü kişi, adıyla yaşar ve öldükten sonra da adıyla anılır. Ehliyeti ve melekeleriyle hak edilmiş bir ad, her Türk’ün aynı zamanda omzuna kondurulmuş bir rütbe işâretidir.

İngiliz demokrasisinden söz açıldığında, yazılı bir anayasa olmadığı, tamâmen sözlü teâmüllere göre bir geniş çerçeve çizildiği anlatılır ve bunun, Dünyâ’da bir başka benzerinin bulunmadığı ifâde edilir. Hâlbuki Türk Töresi, anayasayı da içine alan şifâhî bir gelenek uygulamasıdır. Özellik bakımından, İngiliz sözlü an’anesinin fevkinde bir muhtevâya sâhip olan Türk töresi, târîhî açıdan da Britanya âdetine kıdem farkı atar. Mes’ele, kendimizi bilmek, tanımak ve ona göre konuşup yazmak noktasında düğümleniyor.

Türk âilesi, İslâm öncesinden getirdiği vasıflarını, İslâmî renklerle birleştirmeyi çok iyi bildi. Ortaya, diğer İslâm cemiyetlerinde görülmeyen güzel âile tipi çıktı. Dışarıdan yönelen bunca baskıya rağmen, hâlâ yıkılmamış bir Türk âilesi varsa, bu, onun ne kadar sağlam temeller üzerine binâ edildiğini gösterir. Ama yavaş yavaş eski günlerini aramaya başlayan, çatırdama emârelerini gizleyemeyen âile hakîkatimizi de unutmamak lâzım.

Kaanûnî Sultan Süleymân’ın, o meşhûr:

            “Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi,

            Olmayâ devlet, Cihân’da bir nefes sıhhat gibi.”

Beyitinde kastettiği, sâdece fizyolojik beden sağlığı değildir. Kaanûnî gibi bir Cihân Hükümdârı’nın, devletten daha üstün gördüğü sıhhat, kişi saâdeti ve âfiyeti olsa gerektir.

Bilhassa vakıf merkezli medeniyetimiz göz önüne alındığında; paylaşma, bölüşme, ortak çıkma tarzında tecellî eden insânî yatırımlar, hep Kaanûnî beytindeki sıhhatin mânâ zenginliğini açıklar gibidir. İnsana âit eksiklikleri tamamladığına inanan ecdâdımız, mâsûm kuşlardan vahşî hayvanlara uzanan geniş yelpâzede, diğer canlılara şemsiye uzatmışlardır. Dünyâ’nın hiçbir yerinde yaralı leylekleri tedâvi etmek maksadıyla hastane açılmamıştır. Bursa’daki Gurebâhâne-i Lâklâkan, bu husûsda yektâ olma özelliğini şerefle taşıyor. Yine, aç kurtlara yiyecek götüren cemiyet, Türk milletinin bağrından çıkmıştır.

Devletin kişilik etiketi altında yapacakları, nakdî ve aynî iâneyi dağıtırken televizyon ekranlarına akseden beceriksizliklerle aynı çizgide aslâ buluşamaz. Türk örfünde, sağ elin verdiğini sol elin görmemesi, tasvîb ve tavsiye edilen yardım şeklidir. Zîrâ kişilik, çok hassas bir sırça vazodur, sallanırsa kırılır…

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: