11 Ağustos 2022

Kazdi1.JPG

Ayşe SAMİHA

Millî Mücadele’nin başında, vatanın düşmanlardan kurtarılması için Samsun’a çıkanlar arasında Mustafa Kemâl ile fikir ve ülkü birliği yapmış biri vardı. Rumeli’nin bağrından kopup gelen bu iki yürek Bandırma Vapuru’nda 16 Mayıs 1919 gecesi Karadeniz’in hırçın sularını yararak Samsun’a doğru yol alırken güvertede bir Rumeli türküsü tutturmuştu Mustafa Kemâl;

“Manastırın ortasında var bir havuz
Dimetoka kızları, hepsi de yavuz”

Mustafa Kemâl Kurmay Başkanı’nı fark ettiğinde:

“Özledin mi memleketi?” diye sordu.

“Evet komutanım. Ama siz gibi hemşehrîlerim sâyesinde bu hasreti bir nebze olsun giderebiliyorum.” dedi.

“Ben de öyle, ben de.” 

Diye ekledi Mustafa Kemâl ve sustular.

İşte bu ses, ordu müfettişi olarak Mustafa Kemâl’in yanında, Bandırma Vapuru’nda yer alan Mehmet Kâzım Dirik’in sesi idi.

Manastır'ın ortasında var bir çeşme, cânım çeşme
Bu yurdun kızları hepsi de seçme...”

Diye devâm eder türkü, eder ammâ İngilizlerin bitmek bilmeyen oyunları da devâm eder.

İngilizler’in “Türkler Karadeniz’ deki Rûmların yaşadığı köyleri basıyor. Bastırmak için heyet gönderin.” çığırtkanlığı üzerine, ordu müfettişi olarak Pâdişâh tarafından vazîfelendirilen Mustafa Kemâl, Samsun’a giden bu vapurda Kâzım Dirik ile birliktedir. Bandırma Vapuru’ndaki bu ekip, millî mücâdeleyi başlatacak Gâzî ve beraberindekiler idi. Saray, bu durumu fark ettiğinde artık çok geçti. İngilizlerin sinsî oyunları ve plânları ters tepmişti. Bunun üzerine İngilizler Mustafa Kemâl’in vazîfesinden azledilmesi için saraya baskı yaparlar. Baskılar giderek yoğunlaşır. Mustafa Kemâl’in yanında olan Rauf Orbay Bey, Kâzım Karabekir Paşa ve Refet Bele Bey’ler istîfâ etmesinin halkın nazarında daha değerli olacağını söylediklerinde, Kâzım Dirik düşüncelidir. Kâzım Dirik, yola çıkarken sonuna kadar Mustafa Kemâl ile olacağını söylemiştir. Ancak Mustafa Kemâl’in görevinden ve ordudan istîfâ için verdiği dilekçenin cevâbı Erzurum’a ulaştığında, Mustafa Kemâl’i derinden sarsan bir olay yaşanacaktır. Kâzım Dirik, görevinden ayrılmak istediğini, Kazım Karabekir Paşa’nın kendisini başka bir göreve tâyin etmesini istediğini Mustafa Kemâl’in yüzüne söyleyecektir.

–“Siz artık ordu mensubu değilsiniz. Ve ben bir asker olarak artık yanınızda kalamam!”

Cümleleri prensip sâhibi bir askerin dudaklarından dökülmüştür. İleride naklederken Gâzî’nin ne kadar üzüldüğüne şâhitlik eder Rauf Orbay hatıralarında. Mustafa Kemâl’in Harbiye Nezâreti’nde boşalan yerine, onun gücünü kırmak umuduyla Kâzım Karabekir Paşa teklîf edilir. Ancak o, Mustafa Kemâl ile birlikte hareket etmek istediğini bildiren cevâbı ile bu İngiliz oyununu bozar. Mustafa Kemâl ile Kâzım Karabekir Paşa’lar Erzurum’da karşılaştıklarında Karabekir Paşa içlerinde Kâzım Dirlik’in de bulunduğu beraberindeki süvarileri gösterip

“Emrinizdeyim Paşam. Size makâm aracınızı ve süvârî muhâfız kıt’anızı getirdim.” diyecektir.

Bu tablo karşısında hâlâ ordu mensûbu Karabekir Paşa’dan emir aldığı için rahatlayan Kazım Dirik, rahat bir nefes alırken prensip sâhibi bir dostu kaybetmek istemeyen Mustafa Kemâl Paşa da rahat bir nefes alacaktır.

“Manastır’ın ortasında var bir havuz
Aman havuz cânım havuz
Dimetoka kızları hepsi de yavuz…”

Makedonya’nın bağrında, Manastır’da, 1881 yılında doğar Kâzım Dirik. Ve bir ömür vatana hizmet aşkı ile, mücâdelelerle geçer. Atatürk’ün:

Bir Türk Dünyâ’ya bedeldir!”

Sözünü pek çoğumuz tasavvur etmeye çalışmışızdır. İşte bu sözü hatırlatan âbide bir şahsiyettir Kâzım Dirik. 1897’de Manastır Askerî İdâdîsi’ne girer ve 1899’da Harp Okulu’nu bitirip teğmen olur. 1912’de Erkân-ı Harbiye’yi bitirir ve Kurmay Yüzbaşı pâyesine nâil olur. Birinci Cihan Harbi yıllarıdır ve Kâzım Dirik, Sûriye ve Çanakkale cephelerini görür. Bandırma Vapuru’nda Ordu Müfettişi olarak Mustafa Kemâl’in yanında yer alır. 1922’de generalliğe yükselir.

1900 - 1928 yılları arasında Trablusgarb Cephesi, Balkan Savaşları, I. Dünyâ Savaşı- Çanakkale Cephesi- Türk Kurtuluş Savaşı’na bizzat katılmış olup bu süre zarfında 2. Ordu Bölge müfettişliği, 4. Ordu Geri Bölge Müfettişliği, 43. Tümen, 7. Tümen, 56. Tümen, 49. Tümen, Batum Geri Bölge Müfettişliği, 9. Ordu Kurmay Başkanlığı, Erzurum Müstahkem Mevkî Komutanlığı, 15. Kolordu Komutanı iken TBMM’de vekil, TBMM Tiflis Yüksek Temsîlciliği, Batı Anadolu Geri Bölge Müfettişliği, Denizcilik ve Ulaştırma Genel Müdürlüğü, 2. Tümen Komutanlığı vazifelerini îfâ etmiştir.

Millî Mücâdelemiz olan Kurtuluş Savaşı’nı kazandığımızda, Kâzım Dirik Paşa, genç Cumhuriyet’in en önemli 10 yöneticisi arasında yerini alır.

Vâli olarak ilk vazife yeri Batum olur, ama kaderin cilvesine bakın ki Batum’un son vâlisi o olur. Bitlis Vâliliği’nin ardından, Atatürk, çok sevdiği İzmir’i Kâzım Dirik’e emânet eder. İzmir vazifesinde Belediye Başkanlığı ve Vâlilik görevlerini birlikte yürütür. Yunanlılar tarafından yakılıp yıkılan İzmir’e pek çok okullar ve kooperatifler ile İzmir Fuarı’nın temeli olan İzmir Panayırı, Atatürk heykeli, Alsancak spor sahası, Esnâf ve Ahâli Bankası, İzmir Turizm Derneği, İzmir ve Havâlisi Âsâr-ı Atîka Muhibler Cemiyeti gibi girişimleri sağlamış, Şaşal Suyu’nu şehre taşımış ve Karşıyaka’da örnek bir köy kurmuştur.

Bütün bu işleri masa başından değil, halkın arasına karışarak, köylere kadar giderek, savaşın yaralarını sararak canla başla yapar Kâzım Dirik. Köylü sofralarına misafir olduğunda;

“Ne istersiniz Paşam?”
Sorusuna, her seferinde,
“Ayran verin bana!”

Cevâbı ile adı, “Ayrancı Paşa” olur halk arasında. Alçak gönüllü paşa bu tâbire de çocuklar gibi sevinmekten geri kalmaz, bunu seve seve benimser.

İzmir valiliği sırasında Kâzım Dirik Mustafa Kemâl’e karşı plânlanan suikastı haber alır. Plânlanan suikast, Kazım Dirik Paşa tarafından ortaya çıkarılmış derhâl Atatürk’e haber ulaştırılmıştır. Atatürk tarafından kendisine verilen para ödülünü:

"Ben sadece vatanî vazifemi yaptım.”

Diye reddederek yüce gönüllülüğünü de isbâtlamış bir vatan evlâdıdır Dirik Paşa.

Soyadı Kanununun kabulünden evvel Atatürk ile İzmir’i ziyâret eden İran Şâhı Rıza Pehlevî Kâzım Paşa’nın enerjisi ve canlılığına hayran olur ve takdir sözleriyle Atatürk’e;

“Sizin valiniz ‘dirik’ adamdır” der. Atatürk “dirik” kelimesinin Âzerî Türkçesi’nde “atak, çalışkan, canlı, heyecanlı” mânâsına geldiğini İzmirliler’e anlatır. Kâzım Paşa soyadı kanunundan sonra Ankara’ya gelişinde Atatürk not defterinden bir sayfa kopararak;

“Kâzım Dirik oldu. K. Atatürk 10.XII.1934” diye el yazısıyla yazılı kâğıdı Kâzım Paşa’ya verir.

Kazdi2.JPG

“Manastırın ortasında var bir pınar, cânım pınar
Bu yurdun kızları hepsi de çınar…”

Kâzım Dirik Atatürk tarafından 9 Ağustos 1935 târihinde merkezi Edirne’de bulunan (Trakya) Umûmi Müfettişliği’ne atanır ve vefât edeceği 1941 yılına kadar bu vazîfesinde canla başla çalışacaktır. Umûm Müfettişliği, Bölge Vâliliği olarak da anılır ve Çanakkale, Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illerini kapsayan ve bölgenin güvenliği ve kalkınması için oluşturulan idâri birimdir.

Trakya Umûm Müfettişliği, 1901 yılında Edirne halkı tarafından yaptırılan ve Müşir Dâiresi olarak bilinen bugünkü Tugay Komutanlığı binâsında hizmet vermiştir. Müfettişlik ikâmetegâhı ise bir zamanlar Göğüs Hastalıkları Hastahânesi olarak hizmet vermiş olan binâ idi.

 

Köylerin kalkınması ve eğitim konularında yaptığı hizmetlere ek olarak bölge halkının hayat seviyesini ve kalitesini yükselterek yapmış olduğu hizmetler netîcesinde, bugün Dirik Paşa onu bağrına basan Trakyalılar tarafından her dâim rahmetle, sevgiyle anılmaktadır. Paşa’nın hizmetleri târihe altın harflerle yazılsa yeridir. Trakya’da on bin göçmen konutu inşası, Edirne Numûne Fidanlığı, Trakya Talebe Yurdu, Büyük İstasyon binasının onarımı ve Edirne şehir harîtasının yapımı gibi işlere öncülük eder Dirik Paşa. Ayrıca Umûm Müfettişliği kapsamındaki illerde arıcılık, tavukçuluk, ipek böcekçiliği, meyvecilik ve hayvancılığın geliştirilmesine önem verir. Kırklareli, Tekirdağ, Çanakkale, Babaeski, Biga, Gelibolu, ve Vize’de Halkevleri yaptırır. Trakya Avcılar Birliğine öncülük eder ve Trakya’nın 73 köyünde Tarım Kredi kooperatifini kurdurur.

Tatlı dilli, iknâ gücü yüksek Paşa, köylülerin dertlerini, sıkıntılarını dinler çözümler önerirdi. Yüz tavuklu bir kümesten yüzlerce lira kazanılabileceğini, bir arı kovanından 100-120 kilo bal alınabileceğini iknâ ederek anlatırdı. Hâl öyle bir hâl aldı ki halktan inanmak istemeyenler ya da idrâk kaabiliyeti sınırlı insanlar arasında ona, “Palavracı Paşa” diyenler çıktı. Bir gün Çanakkale yakınlarında halkın dert yandığı sıkıntılarına çâreler anlatırken, birinin dudak büküp:

 "Gene palavra atıyor”

Tarzlı çıkışı karşısında, o kişinin omzuna elini koyarak şöyle der:

Kâzım Dirik palavracı derler, bunu ben de biliyorum. Fakat şuna emin olun ki, ben başkasının hiçbirine cesaret edemediği yüz işin altmışını mutlakâ başarırım”

O, söylediklerinin ne kadar gerçekçi olduğuna, herkesi inandırmıştır.

Dirik Paşa, antikaya meraklı, bilgili ve târih tutkunu idi. Türk ve Dünyâ Halıları Panoraması adıyla bir kitabı yayımlandı. Vazîfeli olduğu yerlerde Müzeler ve Eski Eserleri Sevenler Dernekleri kurdu. Almanya ve Avusturya Arkeoloji Enstitüleri’nin dâimî üyesi oldu.

Dirik Paşa, Edirne’de târihî eserlerin onarılmasına dikkat etti. Saruca Paşa Câmii, Bedesten, Tıp Medresesi, Merzifonlu Karamustafa Paşa Çeşmesi, Hacı İl Bey Çeşmesi ve Ekmekçizâde Ahmet Paşa Kervansarayı onarımının gerçekleşmesine öncülük etti. Gâzi Mihal, Yahya Bey ve Murâdiye Câmilerinin çevre düzenlemesine önem verdi. Edirne Arkeoloji Müzesi ve Eski Eserleri Sevenler Derneği’ni kurdu.

Fakat ne acıdır ki, bunca gayrete rağmen târihî eserlerimizin korunması tam sağlanamamıştır. Târihin kaydettiği bir örnek, yürek yakan cinstendir. Yıkılmaya yüz tutmuş, onarımı mümkün olmayan birçok eser 27 Mart 1939 târih ve 5 sayılı satış karârınca Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Edirne Belediyesi’nce satılmıştır. Bu kararda Abdurahman Câmii 2759 liraya satılmıştır. Ayrıca raporda;

“Turgut Bezirgân, Rakkas Ali Bey, Sinan Bey, Hâfız Ahmed, Zen-i İbrahim Paşa câmilerinin arsaları ile Sıkça Murad, Tijtin Ağa, Saruca Paşa, Vize Çelebi, İbrâhim Paşa, Nişancı Paşa, Emir Mescidi, Kösec Balaban, Haceği, Abdurrahman, Çokalca, Yaya Demirtaş câmilerinin temliken satılmaları.

Üye: Belediye’den Matbaacı Mustafa ÇETİNKOL Üye: Emlak-ı Millî Müdürü Şükrü Evkaf Müdürü İbrahim Kaya Alp”

satırlarında millî ve mânevi mirâsımızı nasıl kaybettiğimize üzülerek şâhit oluyoruz.

Dirik Paşa genç Cumhuriyet’in en başarılı üç vâlisi arasında yerini almıştı. İlkeli bir asker, ilkeli bir idâreci idi. Kendisi yok iken, makâm arabasına âilesi dâhil kimseyi bindirmedi. Paşa, bütün enerjisini Trakya’da bulunan yerleşim yerlerinin îmârı, sosyal ve ekonomik olarak kalkınması için harcar. Öyle canla başla çalışır ki, gün gelir dönemin Cumhuriyet Halk Partisi Umûmî Kâtibi Recep Peker tarafından halkı yoruyor, eziyor diye Ankara’ya şikâyet edilir. Vaziyeti bizzat yerinde tâyin etmek isteyen Atatürk, İstanbul’da bulunduğu bir vakit Trakya’ya geçer. Dirik Paşa, Macar mühendisleri bölgeye getirerek göçmenler için köyler, halkın vakit geçireceği parklar bahçeler, kullanabileceği yollar köprüler inşâ ettirmiş, özellikle tabiat sevgisini halka aşılamış ve pek çok yere ağaçlar dikilmiştir. Burada halkın Dirik Paşa’ya sevgisini ve sadâkatini ve Trakya’da gördüğü değişimi gören Mustafa Kemâl, elbet memnun olur ve Ankara’ya döndüğünde Paşa’ya teşekkür mektûbu yazar. Genel Sekreter Recep Peker de cezâ almaktan kurtulamaz ve vazîfesinden istîfâ etmesi istenir. Bugün Pehlivanköy’de bulunan Akasya Ormanı, Dirik Paşa zamanından kalan canlı bir hatıradır.

Spora ve sporcuya da önem verir Dirik Paşa. Fakir spor kulüplerinin ihtiyâcı olan malzemeleri temin ettirirdi. Güreşe olan merâkı ve sevgisi karşısında, Kırklareli Pehlivanköyü’nün meşhûr pehlivanları onun çabaları karşısında derece alamayacak olurlarsa yerin dibine geçeceklerini hissederlerdi.

“Paşayı utandırmayalım!”

Gayretiyle peşreve başlayıp gerçekten de Paşa’yı hiç utandırmamışlardır. Dirik Paşa Trakya’nın hâfızasında derin izler bırakmıştır.

“Manastırın ortasında var bir pınar
Aman pınar cânım pınar
Bu yurdun kızları hepsi de çınar…”

Hayatını her yönüyle azîz bir gaye uğruna vatanına ve Türk insanına vakfetmiş, savaş zamanlarında cepheden cepheye koşturmuş bir asker, bir komutan, bir Paşa, barış zamanlarında gene vatanı ve insanları için canla başla gayret gösteren bir âbide şahsiyet olarak karşımızda durmaktadır Kâzım Dirik Paşa. O, insanı merkez alıp, gönüllere hitâb etmesini bilmiş, savaş yaralarını hem gönüllerde hem de şehir plânlaması için yaptığı işlerde def’alarca ispatlamış bir güzel insan.

Bu güzelim topraklar böyle vatan oldu. Mehmet Kâzım Dirik Paşa, şanlı Türk târihinin müstesnâlarındandır. Bugün Türk gencine düşen vazife; vatanı vatan yapan ecdâddan ilhâm alarak aynı gayreti ve gayeyi devam ettirmek, zorluklar karşısında yılmadan canla başla vatan için çalışmaktır. Türk genci unutmamalıdır ki milletleri yok eden savaşlar değil, gayesizliktir. Dirik Paşa’nın ve de Bandırma Vapuru’ndan dost selâmını aldığımız Gâzî Mustafa Kemâl’in ve de vatan uğruna canlarını, kanlarını veren tüm azîz şehîd ve gâzilerin sarf ettikleri her türlü gayret, çektikleri her türlü sıkıntı için pâyansız minnet ve şükran… Azîz ruhları şâd, mekânları Cennet olsun…

Kaynaklar

T.C. Genelkurmay Harp Târihi Başkanlığı Yayınları, Türk İstiklâl Harbine Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri, Genelkurmay Başkanlığı Basımevi, Ankara, 1972, s. 114.

Babam General Kâzım Dirik ve Ben Orhan Dirik. Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1996

Atatürk’ün İzinde Vali Paşa Kâzım Dirik-Bandırma Vapuru’ndan Halkın Kalbine. K. Orhan Dirik, Gürer Yayınları, İstanbul 2008

Yöre - Aylık Kültür Dergisi, Sayı 43, 44, 46. Ayhan Tunca – Edirne.

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: