27 Temmuz 2021

                                              Sevil DAĞCI

“Gelişme” ve “Büyüme” kavramları arasında bir yakınlık varsa da bunlar birbirinden farklı kavramlardır. “Büyüme” genellikle boyun uzaması ve kilonun artması gibi, bedende gerçekleşen sayısal değişiklikleri içerir. Bir çocuğun gelişiminden söz edildiği zaman onun bedence büyümesinin yanında nitelik bakımından bünyesinde meydana gelen değişiklikler de kastedilir.

İnsan doğumundan ölümüne dek gelişimini belirli dönemler içinde sürdürür. Genellikle, Çocukluk, Ergenlik, Erişkinlik (yetişkinlik) ve Yaşlılık olarak belirlenen bu dönemleri kesin yaş sınırları ile birbirinden ayırmak güçtür. Her evre bir önceki evrenin etkisi altında oluşur, bir sonraki evreyi etkiler. Bu durumları birinden diğerine geçişte belirleyici faktör yalnızca beden gelişimi değildir. Bireyin yaşadığı fizik çevrenin sosyo ekonomik ve kültürel koşulların da etkin rolleri vardır. Ancak her dönem kendine özgü ve belirli bedensel, zihinsel, duygusal ve toplumsal özellikleri taşır. Bireysel ayrıcalıklarla birlikte bu ortak özelliklerin bilinmesi bireyin eğitiminde izlenecek yolu belirler.

İnsan, aile, sokak ve toplumsal çevresiyle; geçmişteki ve şimdiki yaşantılarıyla; beden, zihin, duygu ve ahlak gelişimiyle; bilgi, beceri ve tutumlarıyla, geçmişte yaptıkları ve gelecekte yapacakları ile bir bütündür.

Yeni doğan bebekte biçimlenmiş bir din kavramı yoktur denir. Acaba kişi hangi aşamalardan geçerek dini hayatı kazanır? Çocuğun dini hayatının gelişim aşamaları nelerdir? Dini duyguların kaynağı nedir?[1]

Batıda yapılan araştırmalarda, Rousseau’nun, “çocuğun dine karşı yabancı olduğu, ona dini bilgiler öğretilmesinin yanlış olacağı ve ancak 12-13 yaşlarından sonra, çocuk istediği zaman ona dinden bahsetmek gerektiği” görüşünün tesirlerini görmek mümkündür. Nitekim çocuk psikolojisiyle ilgili çalışmalarda dinden ya hiç bahsedilmemiş ya da pek az söz edilmiştir. Ancak son zamanlarda bazı Batılı psikologlar, tarafsız ve ön yargıdan uzak bir şekilde yaptıkları araştırmalar sonucunda dinin, çocuğun ruhuna seslendiği ve onun ruhi yapısına uygun düşeceği görüşünde birleşmişlerdir. C.G. Jung, Remplein, Gemelli, A. Vergote vb. çocukta büyük bir dinî potansiyelin var olduğuna inanır.

Batılı psikologların, “doğal dinsel işlev; dinî eğilim ve duygu; dinî inanç tohumları; insiyakî temayül; dinî potansiyel” adını verdikleri kavramları, İslam inancındaki fıtrat prensibiyle açıklamak mümkündür.

Kur’an’da: “Yüzünü doğru bir din olan İslam’a, insanların fıtratına uygun olan dine çevir.”[2] Buyurularak, insanın dini kabullenmeye yetenekli bir tarzda yaratıldığına işaret edilmiştir.

Elmalılı Hamdi Yazır, ele alınan ayetin (Rûm,30/45) tefsirinde, “insan ruh ve zekasının aslı, fıtratı, hakkı tanımak ve hak yaradanından başkasına kul olmamak içindir.” demektedir.  Hz. Peygamber’in, fıtrat’ı konu alan bir hadisinde;

“Her çocuğu, annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun bu hali, konuşma çağına kadar devam eder. Sonra ebeveyni onu, Hristiyan, Yahudi, mecûsi (ateşperest) veya müşrik yapar. Eğer anne babası Müslüman iseler, çocuk da Müslüman olur.”[3]

Bu ifadeler aynı zamanda, inancın teşekkülünde rol oynayan iç ve dış (ırsî ve çevre) faktörleri de açık bir şekilde ortaya koyar.

İslam bilginleri ve filozoflarından bazılarının görüşleri şöyledir. İbn Miskeveyh (v. 421/1030), çocuğun ruhunu son derece temiz, işlenmemiş ve şekillenmemiş olarak kabullenir ve onun tüm telkinleri kabul edecek bir ruhi yapıya sahip olduğuna inanır. İbn Sînâ (v. 428/1036) ise, çocuğun doğarken beraberinde birçok kabiliyetler getirdiğini ifade eder ve çocuğun ruhunu, kendisine verilenleri kabule hazır ve elverişli olarak niteler. İbn Hazm (v. 456/1064) “el-Fasl” adlı eserinin mukaddimesinde “Evâilu’l-Akl” diye isimlendirdiği ilk prensipler kavramıyla, çocukta dini duygu ve düşüncenin fıtrî (yaratılıştan) olduğunu kabul eder. Gazzalî’nin de (v. 505/1111) çocuk ruhu ve kalbi hakkında önemli görüşleri vardır. O fıtrat hadisini esas alarak, çocuğun kalbini “tertemiz, bomboş, saf, her şeyi almaya kabiliyetli ve yöneltildiği her şeyi yapmaya meyilli” olarak niteler. İbn Tufeyl’e (v. 581/1185) gelince; roman stilinde yazdığı “Hayy b. Yakzan” adlı eserinde filozof, çocuğun dini inanç bakımından inançlı olduğunu ve “insanın, şeriat gelmese de aklı ile gerçekleri bulabileceğini ve ilahî sırlara dalabileceğini” anlatmak istemiştir. Psikolojik şartlar oluşturulduğu takdirde dinî inancın erkenden ortaya çıkıp gelişeceğini ifade eden Vergote, bunda birçok faktörün rol oynadığından söz eder.[4]

Bu faktörlerin en önemlisi de çocuğun aile üyeleriyle birlikte dinî ritüelleri görerek, yaşayarak ve yaparak öğrenmesidir. Bu açıdan, kandillerin diğer günlerden farklı olarak heyecan içinde, sevinçle yaşanması, çocukta kalıcı öğrenme sağlar. Prof. Dr. Nevzat Tarhan bir söyleşide 0-6 yaş aralığındaki çocuklarla ilgili sorulan soruya şöyle cevap vermiştir: “0-6 yaş çocuğun kişiliğinin, temellerinin atıldığı yaş olması nedeniyle çok önemli bir dönem. Aile çocuğun iskeletini bu dönemde kurar. Kişinin taşıyıcı yapısı oluşur. İleri yaştaki bilgiler bunun üzerine gelişir. Çocuğun gelişiminde bu dönemlerde anne ve babanın canlı örnek olacağı unutulmamalı. Evde baskın konu ne ise çocuk o yönde şekillenir. Kılık kıyafet mi, para mı ya da yemek mi konuşuluyor daha çok. Anne babanın bir aynaya bakması gerekir. Annelik ve babalığı öğrenmesi kendini sorgulaması gerekir. Bunu yapabilirse çocuk yetiştirmekten korkmamalı. Saatlerce konferanstan çok daha etkili davranışlarla örnek olmak.”[5]

Mevlid kandilini çocuklarımıza nasıl yaşatmamız gerektiği ile ilgili, Prof. Dr. Esad Coşan Hz.’lerinin, “Kadın ve Aile Dergisi”inde kaleme aldığı yazıyı istifadenize sunmak isterim.

“Mevlid kandili gecesi kat kat mübarek bir gecedir: Âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamber Efendimizin aziz ve şerif doğum yıl dönümüdür… (O’na sonsuz salat ve selam olsun)

Allah’ın kahraman arslanı Hz. Ali’den (radiyallâhu anh ve kerremallâhu vecheh) rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz (sas.) buyurmuşlar ki;

 “Çocuklarınızı şu üç esas üzere terbiye edip yetiştiriniz: 1) Ben, Peygamberinize muhabbet beslemek. 2) Benim Ehl-i Beyt’ime muhabbet beslemek. 3) Kur’an-ı Kerim okumak; Çünkü hamele-i Kur’ân yani Kur’an’a sahip olanlar, onu ezbere bilenler, ahkâmına aşina olanlar, başka hiçbir sığınak ve gölgenin olmadığı  (ve güneşin halkın başına bir mil kadar yaklaştırılacağı) mahşer gününde, enbiyâ ve asfiya ile (yani peygamberler ve safî, velî, makbul kullar ile) beraber arş-ı âlânın gölgesinde izzet ve ikramda olacaklar.[6]

Demek ki bütün ailemiz fertlerine ve özellikle de çocuklarımıza, Peygamber Efendimiz’in eşsiz değerini ve büyüklüğünü anlatıp, onların gönüllerinde peygamber aşkının şulelerini tutuşturmak, biz anne ve babalar için çok önemli ve ilahî bir görev oluyor.

Mevlid kandili ise bu iş için paha biçilmez bir imkân ve fırsattır. O hâlde evimizi o gece için bayram günü gibi temizleyip bezemeli; en güzel ve pak elbiselerimizi giyinmeli, en cici takkeleri, işlemeli namaz başörtülerini, alımlı ve sevimli tesbihleri, süslü seccadeleri bu vesile ile kız ve erkek çocuklarımıza hediye etmeli; sokağımızı süpürüp düzenlemeli, fakirlere sadakalar vermeli, komşulara ikramlarda bulunmalı, tebrikleşmeli; o gece yatsı namazına çoluk çocuk sevinçle camilere gitmeli; oralardaki programları vaazları can kulağı ile dinlemeli; Kur’an’lar ilahiler okumalı, tesbihler çekmeli, zikirler, ibadetler etmeli, çokça salât ü selâmlar ile geceyi îmar ve ihya eylemeliyiz. Bütün bunların üstüne bastıra bastıra, önem vererek, zevk ve şevkle, seve sevine yayalım, ta ki bu gece, çocuklardan büyüklere, aileden çevreye kadar herkeste unutulmaz tatlı hatıralar, derin köklü imajlar olarak kalsın; yaşanan o kutlu ve mutlu anlar, o nurlu ve sevinçli duygular, gönülde, dimağda yerleşsin; Peygamber Efendimiz’e daha bir şevkle bağlanılsın; sünnet-i seniyyesi iyice tanınsın, yaşasın, başlara taç, yaşamımıza minhâc olsun.

Sevgili aile reisleri! O günü asla sönük geçirmeyin, akşama eve kucaklarınız dolu dolu gelin, evinizi, sofranızı, çiçekler, meyveler ve tatlılarla, kandil simitleriyle şenlendiriniz. Çünkü bilirsiniz ki bilhassa çocuklar için sevginin yolu boğazlardan ve mideden geçmektedir. Bilin ki onları sevindirmenin sevabı çok yüksektir. Nitekim Sahîh-i Müslim’de rivayet edilen şu hadîs-i şerîf, aile için yapılan masrafların üstün değerini belirtmek bakımından ne kadar önemli ve anlamlı bir belgedir. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki “Allah yolunda (cihada) harcadığın bir dinar (yani altın) para; köle azat olması için verdiğin bir dinar, yoksula sadaka olarak verdiğin bir dinar ve nihayet, Allah için sarf ettiğin bir dinar… Bunların sevap bakımından en büyük ve en yükseği ailene sarf ettiğin dinardır.” [7]

Ben de buradan hepinizin ve tüm diğer dostların Mevlid kandilini bütün kalbimle kutlar; dualarımı sunar; kısacası Peygamber Efendimiz’in has ümmetleri arasına katılmanızı, gün gibi gül yüzünü rüyalarda doya doya görmenizi, has bahçesine daha dünyada girmenizi, âhirette de cennet-i âlâda onunla ailece komşu olmanızı Cenâb-ı Hak’tan niyaz eylerim.” [8]

KAYNAKLAR

[1] Prof. Dr. Muallâ Selçuk,  Çocuğun Eğitiminde Dinî Motifler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ank. 2015, s. 24.-25.

[2] Rûm, 30/45.

[3] Buhâri, Cenâiz, 79; Müslim, Kader, 23, 25,; İman 264,; Müsned, 2, 233; 3, 435; 4, 24; 5, 9.

[4] Pof. Dr. Mehmet Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım?  Timaş Yayınları, Ankara 2014, s. 77-85.

[5] http://www.haberturk.com/saglik/haber/740657-anne-ve-baba-olma-sekliniz-genetik-kodlarinizda-yazili

[6] Suyûtî, el-Câmi’u’s-sağîr, I, 180.

[7]Ebû Hüreyre’den nakledilen hadis için bk. Ahmed b. Hanbel, II, 473, hadis no: 10123; Müslim, Zekât 39; Nesâ’î, es-Sünenü’l-kübrâ, V, 376, hadis no: 9183; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 467.

[8] http://www.iskenderpasa.com/AA81615F-7329-406B-AF9C-69D2311448EB.aspx

Bu kategorideki Makalelerden