5 Aralık 2021

Sergen ÇİRKİN

 

sergencirkin1.jpg

Rönesans ve onun aydınlığından giden aydınlar 1789 Fransız ihtilali ile ‘millileşme’ sürecinin de köklerini oluşturuyordu. Arkeolog Sergen ÇİRKİN, sırtını antikiteye dayayarak, bu aydınların Anadolu’ya düşen yoluna ışık tutuyor...

*****

"Cehennem’e Giriş:
Buradan gidilir acılar kentine,
Buradan gidilir bitmek bilmeyen acıya,
Buradan gidilir yitmiş insanlar arasına.
Adalet yol gösterdi ulu Tanrıma,
Kutsal güç, yüce bilgelik, ilk sevgi yarattı beni.
Benden önce her şey sonsuzdu;
Sonsuza dek süreceğim ben de.
İçeri girenler, dışarıda bırakın her umudu."
Dante

Romalı yüksek Latince bütün ihtişamı ile orada dururken; Dante, bugün bir klasik haline gelmiş olan bu ünlü dizelerini, Floransa lehçesi ile yazmayı seçmiş: Bir anlamda sıradan halk Latincesiyle. İlahi Komedya gibi bir metnin Latince yerine Floransa lehçesiyle, yani "İtalyanca" yazılmış olması, Avrupa’da yeni bir geleneğin başlangıcı olur. Dante 1321’de öldüğünde, ardında Floransa’da yeşerecek olan bir Rönesans bırakır. Ondan bir asır sonra yine Floransa’da dünyaya gelen Leonardo, Latinceyi hiçbir zaman tam olarak öğrenmez, İtalyanca ile yetinir… Aynı dönemlerde, Battista Alberti ise İtalyancanın en az Latince kadar önemli olduğunu savunmaktadır.

15-16. Yüzyıl Avrupa’sında: Venüs’ün Doğuşu tablosunu resmeden Botticelli, antik mitleri yeniden uyandırıyor; Michelangelo, yonttuğu mermerle şarap tanrısı Baküs’e tekrar hayat veriyor; Luther, Latince İncil’in Almanca çevirisi ile uğraşıyor; Leonardo günlüklerini İtalyanca tutuyor; William Shakespeare yazdığı piyesler ile İngilizceyi adeta inşa ediyordu. Ve tüm bunların toplamına, bizler bugün "Rönesans" diyoruz. Aslına bakılacak olursa Rönesans, modern çağın ilk adımı, Fransız İhtilali ile zirve yapacak olan millileşme sürecinin kökleriydi… Gücünü ise büyük oranda "Antikite’nin hayalinden", yani Eski Çağ’ın bilgeliğinden, destanlardan ve mitlerden alıyordu.

Rönesans aydını, gözlerini doğumun ilk dakikalarına, antik Yunan ve Roma’ya çevirmiş; ihtiyar Roma ise kurtuluşu Yeniden Doğuş’ta bulmuştu. Onlar, artık birer dedektif gibi çalışıyor; edebiyatta, felsefede ve sanatta antik kültürün ve mitolojinin izlerini sürüyorlardı. Ve birgün yol, Anadolu’ya düştü…

Avusturya arşidükü Ferdinand, Kanuni ile görüşmesi için 1555 yılında Busbek adlı bir elçiyi Osmanlı’ya yollar. Padişah o günlerde Doğu gezisinde, Amasya’dadır, bu nedenle elçi de Anadolu yoluna koyulur.  Busbek, Ankara’da mola verdiği birgün Augustus Tapınağı’na gider ve orada ünlü Ankara Yazıtı’nı keşfeder. Yazıtı kabataslak kopyalar ve ilk okumalarını yapar. Tapınak duvarlarına kazınan bu yazıt, Roma İmparatorluğu’nun kuruluşunu anlatan en kusursuz anıttır ve bu nedenle de "Yazıtların Kraliçesi" unvanını alacaktır.

İlk Türk arkeoloji profesörü olan Remzi Oğuz Arık, Ankara Augustus Anıtı’nı incelediği kitabında, Rönesans hakkında çok yerinde bir benzetme yapıyor. İtalya, Roma devrindeki ihtişamına duyduğu özlem ile Rönesans’ı yarattı diyor ve Osmanlı’da Türkçülüğün doğuşunu, buna benzer bir açlık ile açıklıyor: "Dağılmak üzere görünen Roma’nın geçmişteki büyüklüğüne duyulan özlem, o dönemde pek açıktı. Toplumun her işinde bu özlemi görebiliyoruz. İtalya’da büyük Avrupa Rönesans’ını yaratan güç, işte bu özlemdi. Bugünün Türkiye’sinde, bu geçmişteki büyüklüğe özlem, mimarlıkta yeni Türk üslubunu yaratmış, edebiyatta halk şiirini ön plana geçirmiş, Osmanlı döneminin Türk Ocaklarında Türkçülüğü devlet siyasetinin belkemiği yapmıştır".

Meşrutiyet aydını, 1912 yılında "Türk Ocağı" adında bir dernek kurmuş ve bu dernek, işgâl yıllarında Türk Kurtuluş Savaşı’nın verilmesinde büyük katkılar sağlamıştı. Türkçülük fikri, İmparatorluk’ta artık egemen fikirdi ve Bâb-ı Âli’nin yönetimi, bu fikirleri benimsemiş olan İttihat ve Terakki’nin eline geçmişti. İttihatçılar, her şeyi Türklük fikrine göre yeniden inşa ettiler. Örneğin önceleri bir bahar bayramı gibi kutlanan Nevruz günlerini, "Ergenekon Bayramı" adıyla tüm ülkede kutlanan resmi bir devlet töreni haline getirdiler.

sergen2.jpg

 

Bu kutlamalardan biri de, 1918 yılı Mart’ında Konya Türk Ocağı tarafından düzenlenmişti. Ocak yönetimi, Alâeddin tepesinde büyük bir şenlik tertip etmiş, vilayet yöneticileri, öğrenciler ve Konya halkının büyük bölümü şenliğe katılmıştı. Spor gösterileri, şiir ve şarkı dinletileri, akşam saatlerinde ise tiyatro… Konya Türk Ocağı, "Ocak" isimli haftalık dergisinin XIV. sayısını bu şenliklere ithaf etmiştir.

Türk Ocakları sanılanın aksine 1912 yılında "Bozkurt" armasını kullanmıyordu; kurultay zabıtlarına göre, bozkurt figürünü kullanma fikri, Ocak yöneticilerinin o yıllarda akıllarına dahi gelmemişti. Ocakların bozkurdu bir arma olarak benimsemesi Atatürk sayesinde oldu ve Türk Ocağı’nın yayın organı olan Türk Yurdu dergisi, ilk defa 1928 yılında bozkurtlu arma ile yayınlandı. Atatürk Türkiye’sinde banknotlar, pullar, kurum armaları, kısacası devletin her zerresi "Bozkurt ve Ergenekon" simgeleri ile donatılmıştı. Çünkü Ergenekon, Türklüğün yeniden dirilişini temsil ediyordu ve genç Cumhuriyet için bundan daha güzel bir simge olamazdı. Dirilişin yol göstericisi bozkurt ise pek tabii Mustafa Kemal’in kendinden başkası değildi. Üçüncü kişilerin bir yakıştırması olarak değil; doğrudan doğruya O, kendini bir bozkurt olarak görüyordu. Devletin her köşesine işlenen kurt figürleri, aslında O’nun birer imzasıydı…

Türk Yurdu dergisi 1927 yılı Mart sayısında Atatürk’e atfen bir bozkurt şiiri yayınlar. Şiirde genç komutanın en dar günlerde çıkıp geldiği ve vatanın onu kucakladığı vurgulanır. Osmanlı’nın yıkım ve sefalet dolu işgal günleri geride kalmıştır; gelecek günler ise yüksek semada Türk milletini beklemektedir; o halde ona ulaşmak için çok çalışmak ve yükselmek şarttır…

Yürü, uğraş, muzaffer ol, Bozkurt sana göstersin yol.
Yetişti en dar gününde, Baktık Bozkurt var önünde.
Ne resuldü, ne kağandı, Bozkurt genç bir komutandı.
Haykırdı, yer gök uyandı, Durgun sular dalgalandı.


Bozkurt indi kayalardan, Kucakladı onu vatan.
Ellerinde taşla demir, Dedi sana al, vur, devir.
Kaygılanma hak senindir, Sen yürü, dağ, taş eğilir.
Sensin kuran ilk vatanı, İlk kılıcın yaratanı.
Yerler kirli gökler ırak, Ya yükselmek ya yok olmak.
Yürü, uğraş, muzaffer ol, Azmin sana göstersin yol…

 

Yalnız şiirde değil, Rönesans’ın olmazsa olmazı resimde de aynı konu işleniyordu. Ressam Tahir Burak Bey, Atatürk’ün isteği üzerine 1935 yılında iki tablo resmetti. Bunlardan biri, Ergenekon sözcüğü duyulur duyulmaz pek çok insanın zihninde hemen beliren, fakat ressamı dahi bilinmeyen o meşhur resimdir. Tahir Burak Bey, Ergenekon-I adını verdiği bu ünlü tabloda, bozkurdun önderliğinde Türk’ün yeniden dirilişini konu etmiştir. 

Ergenekon-II tablosunda ise kayalıkların üstündeki bozkurdun yerini bu kez Atatürk almıştır. Yıkık ve tozlu bir geçmişin içinde yönünü arayan Türk’e, Atatürk uzattığı eli ile muasır medeniyeti işaret etmekte, ona doğru yolu göstermektedir. Bu sahne adeta, Türk Yurdu’nun şiirde bahsettiği "Yerler kirli gökler ırak; Ya yükselmek ya yok olmak" dizelerinin resmedilmiş halidir. Bugün her iki tablo da, Ankara Resim ve Heykel Müzesi girişinde, ikinci kata çıkan büyük merdivenlerin bitişik duvarında sergilenmektedir.

Yukarıda kısaca değindiğimiz atmosferden de anlaşıldığı gibi Cumhuriyet Ankara’sı adeta geç kalmış bir Rönesans şehriydi. Bu kurak ve fakir toprak "başkent" sanı ile henüz yeni tanışmıştı; fakat gösterişli taş binalar ile kuşatılması fazla uzun sürmedi. Fakülteler, tiyatrolar, sergi salonları ve opera, her biri bu taş binalardaki yerlerini aldılar… Fakat dıştaki tüm bu yenilenme ancak toplumsal bilinçte bir karşılık bulursa anlam kazanabilirdi. Bu nedenle toplum içinde de bir "Yeniden Doğuş" gerekiyordu ve aranan çıkar yol "tercüme" kitaplarda bulunmuştu.

Türk Rönesans’ının inşası için resim ve güzel sanatlarda olduğu kadar; edebiyat ve felsefede de ilerlemek gerekmekteydi. Ancak bu alanlarda kaliteli ürün vermek için doğunun ve batının klasiklerini iyice tanımak gerekiyordu. Yüzyıllardır süren divan edebiyatı geleneği sayesinde doğu az da olsa tanılıyordu. Ancak batı klasikleri hakkında neredeyse hiçbir birikim yoktu, bu nedenle Türk Ocakları İlim ve Sanat Heyeti, 1920’li yılların sonunda çeşitli tercüme işlerine girişti.

Heyet, özellikle antik Grek ve Latin klasiklerinin çevrilmesine önem verdi. Ruşen Eşref Bey, Vergilius’un Bucolica’larını; Cami Baykut Bey, Tacitus’un Germania’sını ve Strabon’un Geographika’sını; Hasan Cemil Bey, Ciceron’un Nutuklarını ve Faik Ali Bey, Aristoteles’in Politika’sını Türkçeye tercüme ettiler. Böylelikle 1940’lı yıllarda doğacak olan Türk Hümanizma hareketinin temeli de aslında Türk Ocakları’nda atıldı.

Aslında Türkçüler, Meşrutiyet yıllarında dahi klasik dünyayla ve klasik sanatlarla ilgileniyorlardı. 1910’lu yılların Türk Yurdu dergisinde: Halide Edip, Kartaca ve Roma’dan bahsediyordu; Yusuf Akçura, tarih ve arkeoloji yazıları yazdığı köşesine "Asar-ı Atika" yani "eski eserler" adını vermişti; Darülfünun’da sanat tarihi hocalığı yapan Hamdullah Suphi, öğrencileri ile birlikte Ayasofya’yı inceliyordu.

Ruşen Eşref Bey, Vergilius’un Bucolica’larını güzel bir Türkçe ile çevirir. Çeviri, Türk Ocakları İlim ve Sanat Heyeti’ tarafından "Klasik Eserler Serisi, Sayı 1" üst başlığı ile 1929 yılında yayınlanır. Biz de yazımızı, Ruşen Eşref Bey’in bu kitabın önsözüne düştüğü şu satırlar ile bitiriyoruz:

"Bugün medeni bir dilden medeni bir dile olan edebiyat alış verişi, iktisat alış verişlerinden az mıdır?.. Mesela bugün Fransızcada, Fransız edebiyatı kadar, Alman, İngiliz, İtalyan, Rus ve saire edebiyat külliyatını bulmak mümkündür. Şimdi Türk Ocakları İlim ve Sanat Heyeti, bir yandan Türkiyat’a ait mühim eserleri toplarken; bir yandan da eski Yunan ve Latin klasikleri ile ölmez değerdeki eserlerin tercümelerine karar verdi. Bu isabetli kararı ile Türk irfan ve fikriyatına yeni bir hizmette daha bulunmuş oldu. Biz birkaç nesillik işi, nasıl kısa bir zaman içinde başarmaya mecbur isek; birkaç asırlık fikir ve duygu şaheserlerini de öylece dilimize geçirmek ve gelecek Türk çocuklarına hazırlamak mecburiyetindeyiz."

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden