26 Eylül 2022

Turgut GÜLER

 

Yaşadığımız zamâna mahsûs bütün milletlerarası edebiyât armağanlarına oturduğu zirveden istihzâ ile bakan büyük Fûzûlî, nesirde de en üst basamakları kendine tahsîs ettirmeyi başarmıştır. Ansiklopedi ve edebiyât târîhi tarzındaki eserlerde adına rastlanan, fakat geniş okuyucu kitlesi bulamamış, bu yüzden de zamâneye kendisini yeterince tanıtamamış bir Fuzûlî şâheseri var: “Hadîkatü’s- Sü’edâ”.

İslâm târîhinin en mühim mes’elelerinden biri, hiç şüphesiz Kerbelâ fâciâsıdır. Bu konuda o kadar çok eser kaleme alınmıştır ki, bir araya getirilmesi imkân sınırlarını zorlar. Lâkin yazılanlar içinde kaç tâne şâheser vardır derseniz, o zamân parmak hesâbı yapmak gerekir. Hadîkatü’s- Sü’edâ, bu son grubun liste başında duruyor. Kısaca “Maktel-i Hüseyn” denilen Kerbelânâmeler, bâzılarının zannettiği gibi, tamâmıyle mezheb veyâ Şiâ endîşesiyle yazılmamıştır. Elbette öyle olanları vardır, ama bu vâdideki esas arzû, Hz. Peygamber’e ve onun âilesine duyulan tertemiz, lekesiz sevginin tezâhürüne vesîle olmaktır.

Türk edebiyâtının, kendinden sonraki bütün devirlerini derinden etkileyen Fuzûlî, Hadîktü’s- Sü’edâ’daki nesir maksatlı yolculuğunda da şiirden uzak duramamıştır. Dîvân nesrinin geleneğinden gelen bir alışkanlıkla, cümlelerini sık sık manzûm parçalarla kesen Fuzûlî, bu paragraf arası şiirlerde, yirmi dört âyâr söz kuyumculuğundan aslâ tâviz vermiyor.

Hz. Hüseyin’in, İslâm Âlemi’ni ve de târîhini ortadan bölen bir fâciâda, kelimenin tam mânâsıyla bir hâilede, âilesi efrâdıyla şehîd edilmesi, en katı yüreği kanatacak derecede elem rüzgârları estirmiştir. Hz. Ali’nin adı kullanılarak, sonradan ortaya çıkarılan bir kısım grup psikolojileri ile Kerbelâ sızısının buluştuğu hiçbir ortak nokta yoktur. Dolayısıyla, Fuzûlî’nin Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt muhabbetinde, aslî rengi bulandıracak eğrilikler aranmamalıdır.

Büyük Fuzûlî, Hadîkatü’s-Sü’edâ’da, önce Hz. Muhammed’den önceki peygamberlerden bir seçme yaparak onların hayat hikâyelerini ve menkıbelerini ele alıyor. Bu kervânın ilk menzilinde, hâliyle Hz. Âdem bulunmaktadır. İlk insanın, aynı zamânda ilk peygamber oluşu, Fuzûlî’nin lezzetine doyulmaz lisânıyla tam bir hikmet incisine dönüşüyor. Hristiyan düşüncesinin günâh keçisi psikozu ile Fuzûlî’deki aydınlık ifâde, yan yana getirilemeyecek kadar farklı Hz. Âdem tabloları çiziyorlar.

Hz. Nûh, Hz. İbrâhim, Hz. Mûsâ, Hz. Yûsuf, Hz. Yahyâ, Hz. Îsâ; sırayla ve aynı kelime parlaklığıyla Fuzûlî’nin sayfalarına misâfir oluyorlar. Bunlar içinde en fazla Hz. Yûsuf’a yer verilmesinin, onun üzerinde ısrarla durulmasının, pek çok haklı sebebi var. Zîrâ Kur’ân’da “ahsene’l-kasas” terkîbiyle, ilâhî üslûba aktarılan Hz. Yûsuf’un hayâtı, bütün insanlığa ulaştırılacak mesajlarla yüklüdür. İslâmî tesirdeki edebiyâtımızın en fazla meşgûl olduğu başlıklardan biri, Hz. Yûsuf menkıbe ve hikâyeleridir. Zelîha veyâ Züleyhâ ile ismi yan yana getirilen Hz. Yûsuf, bir tarafta zâlim, acımasız kardeşleri, bir tarafta çilekeş babası – ki, o da bir peygamberdir - farklı bekleyişler içindeyken, Mısır’da ve Saray’ın yakın çevresinde fevkalâde bir mâcerâ yaşamıştır. Temiz ahlâk, ahde vefâ, merhamet ve en çok da erkek güzelliği husûslarında ölçü kaynağı olan Hz. Yûsuf’u, Fuzûlî’den okumanın tadı, bambaşka bediî zevklere kapı açıyor.

Daha sonra Hz. Muhammed’in kutlu nübüvvetinden ve ebedî hayâta intikâl edişinden bahis açan Fuzûlî, Hz. Fatma’nın merkezinde yer aldığı gelişmeler ve yine Hz. Fatma’ya şâhitlik eden sahâbe te’yidleriyle Allâh Resûlü’nün irtihâl-i saâdetlerini ve “Refîk-i A’lâ”ya gidişini, kalbinden koparıp kelime yaptığı kor parçalarıyla anlatıyor. Sanki o hassas dakîka ve sâniyeleri “Habîbu’llâh”ın yanında yaşamış gibi anlatan Fuzûlî, müteâkib paragraflarda Hz. Fatma’nın vefâtını tasvîr diyor.

Hz. Fatma, Hz. Muhammed’in kızı ve neslinin devâmını temin eden kaynak olması bakımından, İslâm Âlemi’nin üzerine titrediği yüce bir varlıktır. Hz. Ali’nin hanımı, Hz. Hasan’la Hz. Hüseyin’in anneleri gibi ilâve büyüklükler, Hz. Fatma ismine “nûr üstüne nûr” tutmaktadır. Bu ışıltılı İslâm hanımı için Fuzûlî’nin kaleminden dökülen cümle ve mısrâlar, en kıymetli mücevherler hükmündedir.

Hz. Ali’nin, romanlara bedel şehâdeti ile Hz. Hasan’ın hanımı tarafından zehirlenmesi, Hadîkatü’s- Sü’edâ’da, Kerbelâ faslına girizgâh yapılan uzun bölümün son fasıllarını teşkîl ediyor. Hz. Ali, Hz. Hasan ve nihâyet Hz. Hüseyin’in hîle, desîse ve tuzaklarla hayâta vedâ edişleri; kâğıda dökülmesi, dille ifâde edilmesi son derece nâzik ve kritik konulardır. Çünkü bu hâdiselerin fâilleri de en az mağdûrları kadar Hz. Peygamber’in koruması altına girmiş bahtlı insanlardır. Sahâbe vasfını kazanmış her Müslüman gibi, Muâviye ve çevresindeki yardımcıları da, her türlü tezvîrâttan, bühtândan âzâde tutulmuşlardır. Bu yüzden, Cemel Vak’asından Sıffîn Savaşı’na, oradan da Kerbelâ Hâilesi’ne uzanan gelişmeleri anlatırken, çok dikkatli bir üslûb lâzımdır.

İşte, Fuzûlî, bu nezâketi en ileri safhasıyla idrâk etmiş ve eserinde kimseye ağır sözler isnâd etmemiştir. Zâten, kim olursa olsun, herhangi bir şahsı övmek için, bir başkasına sövmek gerekmiyor. Herkesi, kendi dâiresi şartlarında ele almak, yeterli bir kriterdir. Hz. Hüseyin’in sâfiyetini, taşıdığı temiz hasletleri ebedîleştirmenin yolu, Fuzûlî’nin Hadîkatü’s- Sü’edâ’da mürâcaat ettiği nesir ve şiir yoludur. Orada, sâdece gül kokusu var. Kan kokusu almayı murâd edenler, Fuzûlî’yi okumasınlar. Aradıklarını bulamayacaklardır. Fuzûlî’ye kalem irtifâı kazandıran formül de bu gül kokusunun içinde gizli…

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: