Güncel Yazılar

Fatih AKMAN

İttihat ve Terakki üzerine yapılan tartışmalar uzun yıllar daha biteceğe benzemiyor. Üstünden bir asır geçmesine rağmen hâlâ İttihat ve Terakki iktidarı tam olarak anlaşılabilmiş değil. Bunun ötesinde son yıllarda ardı arkası kesilmeyen bir II. Abdülhamid fetişizminin de etkisi ile, Abdülhamid’i tahttan indiren kadronun en etkili kısmı olan İttihat ve Terakki üzerine yüklenmek ve hatta koca imparatorluğun çöküşünün vebalini topyekûn İttihat ve Terakki üzerine boca etmek gibi bilim kurgu filmlerindeki fantastik sahneleri aratmayan düşünceler özellikle avam kültürünün dehlizleri arasında dolaşıp duruyor.

Yine bununla da kalmayıp, İttihat ve Terakki’nin devleti yıkmakla kalmadığı ve aynı zamanda maliyeyi soyup soğana çevirerek, başta üst yöneticiler olmak üzere ülkeden kaçtıklarına yönelik iddialar da sokak jargonu yüklü bir üslup ile belediye salonlarında, dernek toplantılarında geniş kalabalıklara geniş geniş anlatılıyor.

İş bu kadarla da kalmıyor. Bir de Kemalist zihniyetin son tortuları, dedelerinden aldıkları miras ile daimi bir Atatürk-Enver Paşa mukayesesine girişiyorlar ki, bu mukayesenin sonucunda Enver Paşa başta olmak üzere İttihat ve Terakki’nin ekseriyeti kıskanç, hoyrat ve düşüncesiz ve Atatürk’ü alaşağı etmek gayesi ile yanıp tutuşan karakterler olarak şeytan taşlama ritüellerini aratan hırs ile tarihin karanlık sayfalarına itiliyor.

Bu yazının da amacı yalnızca yukarıda saydığımız ve kalabalığı teşkil eden sığ görüşlerin bir miktar cevabını vermekten ibaret olacak. Çünkü İttihat ve Terakki üzerine yapılan iftira kampanyasının tamamına cevap verebilmek için bolca bir zamana ve yine kuvvetli bir sabra ihtiyaç var. Bunların ikisi de henüz bizde olmadığı için, başlıca bir iki iftiraya cevap vermek şimdilik yeterli.

İlk olarak İttihat ve Terakki’nin ülkeyi I. Cihan Harbi’ne sokuşu üzerinden yapılan tartışmalara cevap mahiyetinde birkaç kelam etmekte faide var. Şunu açıklıkla ifade etmek gerekir ki, İttihat ve Terakki, ülkeyi koştura koştura ve büyük bir zevkle harbe sokmamış, bizim dışımızda gelişen birçok hadise ile harbe girmek “zorunda kalmış”tır. Hatta cemiyetin önde gelen isimlerinden dahi vaziyeti göremeyip, harbe giriş hususunda ciddi çekinceleri olanlar, girişe karşı çıkanlar olmuştur. Ancak özellikle Avrupa’da ortaya çıkan ağır kutuplaşma ve bu kutupların birbiri arasında anlaştığı tek nokta olan “Osmanlı İmparatorluğu’nun artık ortadan kalkması ve topraklarının bölünmesi” düşüncesi bizi bu harbe girmeye zorlayan en büyük amillerden biri olmuştur. Boğazlar ve İstanbul hususunda her geçen gün daha büyük bir tehdit haline gelen Çarlık Rusya, ordusunun modernizasyonunu hızla gerçekleştirmiş, Karadeniz donanması için çalışmalarını hızlandırmış ve kendine yegâne devlet bekası problemi olarak ortada durduğuna inandığı İstanbul’u hedef seçmiştir. Hatta Altay Cengizer’in Adil Hafızanın Işığında; Osmanlı’nın Son Savaşı (Ötüken Neşriyat, 2017) adlı eserinde aktardığı ve Çarlık Rusya’nın I. Cihan Harbi’ne giriş motivasyonunun dahi neye dayandığını ortaya koyan örnek durumu anlamak adına yeterlidir:

 “.. Çarlık’ın en meşhur ekonomisti olarak da bilinen Ukraynalı siyasetçi Mikhail Tugan Baranovsky (şöyle diyor): İstanbul ve Boğazlar’ın tarafımıza geçmesi, Rusya’nın güneyinin kalkınması yolunda çok büyük imkânlar ortaya çıkaracaktır. Bu derece inanılmaz güçlükler içinde savaşı sürdüren Rusya, ancak bu şekilde yaptığı büyük fedakârlıkların karşılığını alabilmiş olacaktır.” (s. 521)

Bu hususta dönemin Rus Çarı da, bütün Rus dışişleri de ve Rusya’yı savaşmaya ikna etmek ve harbin içinde tutmak için mücadele eden ve İstanbul’u bunun için en büyük motivasyon kaynağı olarak gören İngiltere de aynı minvalde düşünmektedir.

Bütün bunlara rağmen, “Alman sevdalısı, yanlısı, hayranı” olmakla itham edilen İttihat ve Terakki yöneticileri son ana kadar İtilaf Devletleri ile diplomatik görüşmelerini sürdürmüş, aynı blokta harbe girmek için büyük bir çaba sarf etmiştir. Ancak bütün çabaları sonuçsuz kalan, İtilaf kuvvetleri tarafından kale alınmayan ve harbe girmemenin devletin sonunun başlangıcı olduğunu anlayan İttihat ve Terakki yöneticileri Almanya ile anlaşma imzalayarak ve ordunun kuvvetlendirilmesi için önemli miktarda yardım alarak harbe dâhil olmuştur. Burada harbe iştirak etmeden beklemek demek, harpten sonra başta Çarlık olmak üzere İtilaf kuvvetleri tarafından ağzı sulandıran bir savaş ganimeti olmaktan öte bir şey değildir.

Hülasa İttihat ve Terakki, kuzunun kurdu beklemesi gibi miskin, çaresiz bir bekleyişten öte; şerefiyle, namusuyla emperyalist devletlerin ülkesini parsel parsel paylaşmasının önünde durmuş ve en önemlisi Türk’ün kadim özgürlük düşüncesinin bir ürünü olarak boyunduruk altında yaşamaktansa, mücadele etmeyi tercih etmiştir.

Diğer bir mesele de İttihat ve Terakki’nin ülkeyi büyük bir ekonomik yıkım altında bıraktığı konusudur. Yine açıklıkla ifa etmek gerekir ki, İttihat ve Terakki iktidara geldiğinde, maliyesi Düyûn-ı Umûmiye’nin elinde olan, yani alacaklı Avrupalı devletleri tarafından yönetilen, hiçbir yatırım kararını tek başına alamayan, ülkesinde yapılacak üç beş kilometrelik demiryolu inşaatına dahi izin çıkmayan, gümrüklerinin ve gümrük gelirlerinin kontrolünde olmadığı, birçok imtiyaz ile ülkenin üretim faaliyetlerinin neredeyse tamamının yabancıların elinde olduğu bir Osmanlı İmparatorluğu portresi vardı ortada. İttihat ve Terakki bütün bu sıkıntılar içerisinde “milli iktisat” hamlesine girişmiş, birçok yabancı şirketi kamulaştırmış, yerli sanayii ve esnafı güçlendirmek için çabalamıştır. Bunda bir miktar da başarılı olup, Cumhuriyet’e bu hususta yol gösterici olmuştur. (Bu hususta, ilgilenenler için Zafer Toprak’ın Türkiye’de Milli İktisat, 1908-1918 adlı eseri önemli bir katkı sağlayacaktır.) Yine devleti soyup soğana çevirerek kaçtığı iddia edilen İttihatçılar, Murat Bardakçı’nın ifadesi ile çoğunluğu yurtdışında parasızlıktan dolayı, ya tarlalarda rençberlik ya da tütün dükkânlarında tezgâhtarlık yaparak hayatta kalmaya çalışmışlardır. Hatta hazindir ki yine Bardakçı’nın ifadesine göre; bir dönemin Sadrazam’ı Talat Paşa’nın, bir Ermeni katil tarafından Berlin’de öldürüldüğü esnada ayakkabılarının altı deliktir. Burada insaf sözcüğü İttihat ve Terakki aleyhindeki iftiralara cevap için kâfi gelmelidir.

Cevap verilmesi bir zaruriyat olan bir diğer konu ise Atatürk ve Enver Paşa arasındaki mübalağalı çekişme yorumlarıdır. Burada birçok yazar böyle bir çekişmenin ister tek taraflı olsun ister karşılıklı olarak bulunduğundan bahseder. Ancak burada unutulan en mühim nokta bu iki tarihî şahsiyetin kişisel problemlerini devlet ve vatan meselelerine taşımayacak düzeyde askerî disiplin içerisinde bulunduğu ve tartışılmaz vatan aşklarıdır. Enver Paşa’nın süratle devlet kademelerinde yükseldiği dönemde Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki iktidarını tenkid ettiği, verilen görevlere mukavemet gösterdiği bilinmekle beraber, Kemalist söylemin aksine asla mübalağa edildiği ve betimlendiği şekli ile Mustafa Kemal’i alaşağı edecek cinsten bir girişimde bulunulmamıştır. Bu konuda Erich Jan Zürcher’in Milli Mücadelede İttihatçılık (İletişim Yayınları, 2016) adlı eserinden yapacağımız şu alıntılar meselenin aydınlatılması hususunda önem teşkil etmektedir:

“Başka hangi orduda, dört defa verilen görevi reddeden, genelkurmayı yalnızca üstlerine değil, aynı zamanda dışişleri bakanına, kabineye ve devlet başkanına açıkça şikâyet eden ve adı bir hükümet darbesi girişiminde geçene bir subay, bir ordu grubunun başında kalabilir?” (s.106)

“(Mustafa Kemal) 1913’ten itibaren, Enver’le anlaşmazlık içinde olması ve Enver’in gittikçe güçlenmesi nedeniyle, siyasal olarak yalıtılmış durumda kalmıştır… Enver’e ve onun Alman danışmanlarının siyasetlerine karşı çıkmıştır. Ama bu, cemiyetin ya da ordunun sert önlemler almasına neden olmamıştır.” (s.107)

Hülasa Atatürk Enver Paşa ile ilgi şu sözü ile bu sığ tartışmaya noktayı çoktan koymuştur da:

“Enver Paşa bir güneş ihtişamıyla doğmuş, bir gurup ihtişamıyla batmıştır. Arasını tarihe bırakalım.”

Son söz mahiyetinde yine birkaç kelam etmekte faide var.

İttihat ve Terakki ülkeyi en zor günlerde devralmış, en zor günlerde cesurca ve büyük bir yokluk içerisinde yine büyük bir vatanperverlik örneği ile savunmuş ve bu mücadele sonunda tarihin kahramanlar listesine içinden onlarca şahsiyet yazdırmıştır. Tarihin, tarihte ortaya çıkmış kahramanların hakkını vermekle mükellefiz. Cumhuriyet'i kuran irade kadar, Cumhuriyet kurabileceğimiz toprakları bize bırakmak için bin bir mücadele veren ve dahi bu yolda can veren İttihat ve Terakki mensuplarını da daima minnetle anmamız gerekiyor.

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

16513850