21 Ocak 2022

Sevil DAĞCI

Sene 2007, aylardan Aralık, kutlu bir yolculuğa çıktık. Çok şükür, Rabb’im genç yaşta hacca gitmeyi nasip etti. Bir aya yakın Mekke’de kaldık.  Aralık ayı sonlarında Medine’ye geldik. Bir hafta da Medine’de kaldık. İnsanın yaşayabileceği en güzel günler, ziyaret ettiği en kutsal topraklar, kulluğunun farkına vardığı en şerefli vakitler olsa gerek. Dünyanın her yerinden gelen Müslüman kardeşleriyle bir yürek olmak, tek bir amaç için toplanmak, müthiş bir şey. Her renkten, her ırktan, her dilden çeşit çeşit insanın, ışığın etrafında dönen pervaneler gibi Kabe’yi tavaf etmesi, onca farklılığa rağmen, namaza durulduğu vakit, bütün o çeşitliliğin namazda eriyip gitmesi,  tarifi imkansız bir duygu…

 Gidenler bilirler, insan kendini orada melek gibi hissediyor. Bütün günü ibadetle geçiyor. Elinde tespih, dilinde tekbir, gözünde yaş... Yorgun ayaklarında hoş bir telaş, oradan oraya koşuşturup duruyor. En yaşlısı, en genciyle aşık atıyor. Allah’ın rahmeti, sağanak yağmurlar gibi kullarının gönlünü yıkıyor, arındırıyor. Bir tüy gibi hafiflemiş, Hz. Adem ve Hz. Havva gibi affedilmiş hissediyor insan. Allah cc. bütün kullarına nasip etsin…

   Medine’de, böyle güzel duygularla 2007’den 2008’e girdik. Şimdi vitrinleri süsleyen yılbaşı ağaçlarını görünce o sene yaşadığım bir hatıra aklıma geldi. Biz Hacca giderken çocuklarım küçük yaştaydı. İlk defa onlardan bu kadar uzaktaydık ve bu kadar uzun süre ayrı kaldık. Hemen hemen her gün telefonla konuşuyorduk. Artık dönme vakti yaklaşmış, özlemimiz arttığı için görüşmelerimiz de sıklaşmıştı. Bir yandan da çocuklara hediyeler, oyuncaklar alıyorduk. İnsan değişik duyguları aynı anda hissedebiliyor. O güzel yerlerden gelmek istemezken, sevdiklerinin de yanında olmasını istiyor. Ogün her zamanki gibi Peygamber Efendimiz (sav.)’i ziyaret etmiş, otelimize dönüyorduk. Çocukların seslerini duymak için telefon ettik. Biraz konuştuktan sonra çocuklardan,  her gün sordukları, o kaçınılmaz soru geldi;

_“Baba!... Gelmenize kaç gün kaldı?”

_ “Beş kere yatıp kalkınca, gelmiş olacağız yavrucuğum! Artık çok az kaldı, hem size çok güzel hediyeler aldık.”

Eşimin bu sözlerini duyan oğlum, sevinçle;

_“AA baba! Sen Noel Baba mı oldun?” dedi ve telefonu bırakarak, haber vermek için ablasının yanına koştu. Yüksek sesle, heyecanlı bir şekilde ablasına, babasının Noel Baba olduğu müjdesini verişini, telefonun öbür ucundan duyabiliyorduk. Bir müddet susup, öylece kalakaldık. Eşimin sakal bırakması da çocukta böyle bir algı oluşturdu belki, bilemiyorum ama hiç unutmam, başımızdan aşağıya kaynar su dökülmüş gibi oldu. “Baban artık hacı oldu oğlum” diyemeden, Noel Baba’ya benzetilmek, içinde bulunduğumuz kimlik bunalımının en can yakıcı örneklerinden birisiydi. Peygamber Efendimiz’e bu kadar yakın olduğumuz bir yerde, inancımızdan bu kadar uzaklaştırıldığımızı fark etmek çok acı veriyor insana. Çocukların o saf dünyalarına yabancı inançların kazındığını, uzaktan bir bakışla daha iyi sezebiliyorsunuz. Yılbaşının yaklaştığı şu günlerde, çizgi filmlerde, dizilerde, reklamlarda, mağazaların vitrinlerinde kısacası her yerde inanç propagandası yapıldığını görüyoruz. Bize de artık normal bir şeymiş gibi geliyor. Hacdayken hissettiğimiz acıyı hissedemiyoruz, işte buna “kanıksamak” deniyor,” duyarsızlaşmak” deniyor, “âşina olmak” deniyor. Adı ne olursa olsun, bilinçli uygulanan bir yöntem.  Yavaş yavaş aşılıyor kültürünü, sevimli gösteriyor, eğlenceler düzenliyor, hediyeler veriyor, nefsimize cazip gelen ne varsa kullanıyorlar. Bunun adı, kurbağa haşlama yöntemi. Yapılan deneylerde, kurbağaları önce kaynar suya atılıyorlar. Fakat atar atmaz kurbağa can havliyle tencereden dışarı zıplayıp kaçıyor. Sonra, kurbağaları soğuk suya atıp, tencereyi ağır ateşe koyuyorlar, yavaş yavaş ısınan suyun içinde, kurbağalar da suyun sıcaklığına uyum sağlamak için vücut sıcaklığını yükseltiyor ve suyun ısındığını fark edemeden haşlanıyorlar. İşte kurbağa haşlama yöntemi böyle bir şey.

 Biz de yavaş yavaş dinimizden, kültürümüzden, örfümüzden uzaklaşıyoruz. “Hristiyan ol!” deseler, eminim hepimiz birden celallenip tepki veririz. Fakat onların bayramlarını, adetlerini, inançlarını taklit etmemiz, aslında yavaş yavaş onlardan biri haline dönüştüğümüzün belirtileri. Ağır ateşte pişen kurbağalar gibi olmamak için özümüze dönelim, şimdi M. Akif’in sesine kulak verelim:

Değil mi sinede birdir vuran yürek… Yılmaz!
Cihan yıkılsa, emîn ol, bu cephe sarsılmaz!
Nasıl ki yarmadan âfâkı pâre pâre düşer,
Hudâyı boğmak için saldıran cünun-i beşer;
Nasıl ki nûr-i hakîkatle çarpışan evhâm;
Olur şerâre-i gayretle âkıbet güm- nâm,
Şu karşımızdaki mahşer de öyle haşrolacak.
Yakında kurtulacaktır bu cebhe…
Kurtulacak?...
Demek yıkılmayacak kıble-gâh-ı âmâlim…
Demek ki ölmüyoruz…
Haydi arkadaş gidelim!"

           

Bu kategorideki Makalelerden