4 Ekim 2022

Turgut GÜLER

Eğilmeden, dimdik yürüyenlere “doğruluk” timsâli gözüyle bakılır. Fakat bir de boyunu kısa göstermemek için dik yürüyenler var. Bunlar, umûmun içinde küçük bir azınlık. Setretmeye çalıştıkları boy kısalığı, mecâzî mânâ âleminde sarsıcı aksü’l-amellere sebep oluyor.

Mevlânâ’ya atfedilen:

“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!”

Düstûru; işte, bu “boy” kaçakçılarına hitâb ediyor.

Hakîkati, dâimâ “Güneş”e benzetirler. Gözlerimiz, Güneş’in bulunduğu noktaya bakamaz. Bakarsa, şiddetli ârızalara uğrar. Doğru olanı, görmek de göstermek de, aynı cesâret kategorisine giriyor. Köhnemiş fikirler, kafamıza saplanmış paslı çiviler gibidir. Bulundukları yerden söküp atmak, zannedildiği kadar kolay olmuyor. Hem, sağlam bir kerpeten lâzım, hem de çivi çıkarken hissedilecek acıya mütehammil bir bünye.

Bahsedilen cerrâhî müdâhale, ancak, bu milletin vücûduna göre biçilmiş “maârif gömleği” giyilerek yapılabilir. Bu ise, “muhâl ötesi” bir imkânsızlık demek. Vaktiyle “eğitim” bahçesini öyle talan etmişiz ki, bugün iler-tutar yanı kalmamış. Merkebi mektebe sokanların, oranın ahıra dönmesinden şikâyet hakkı var mıdır?

Durumun manzarasındaki bu vahâmette, apaçık şekilde düşman parmağı var. İnsan, düşmanının birtakım fazîletine inanabilir, ama samîmiyetine aslâ! Bizi, en zayıf noktalarımızdan vurup, sırtımızı yere getiren düşman, her tuş oluşumuzda hedefine biraz daha yaklaşıyor. “Su uyur, düşman uyumaz!” meseli, kulağımıza su kaçırıldığı için, “ehemmiyetsizler” merdivenine alınmış.

Türk’ün, tez elden kayıp rûhunu bulması şart... Her dâim “koyun” gibi görünme alışkanlığından kurtulup “kaplan” gerinişleri göstermeliyiz. Uysallık ve canavarlık; yâni koyun tabiatı ile kaplan huyu, insanın özünde yan yana duruyor. Bu yüzden, bâzı hâdiselerin ardından, şaşkınlık bakışları atıldığını görüyoruz. Herhangi birinden “beklenmeyen” davranış, onun insanlığının bir ân için kenâra bırakıldığını anlatır ve üstüne hayreti dâvet eder.

Mehmed Âkif:

“Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum,

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!”

Derken, “koyun” ve “kaplan” görünüşlerinin insanı nasıl sarmaladığını, “hamâsî” nefesle dile getiriyordu.

Yalnız, “avâm” ile “havâs”ın bu husûsdaki reaksiyonları birbirine benzemiyor. Sıradan vatandaş kitlesi ile kendini “elit”ten sayan zümre arasında, meselâ alkışlama farkı, bâzı ip uçlarını içinde taşıyor. Havâs, beğendikçe alkışlar; avâm ise, alkışladıkça beğenir.

Kavak ağacının sevenindeki, beğenenindeki kıtlık gibi, doğruyu dile getirenin takdîrkârı da yoktur. Yalanın doğruya tercîh edilmesi, bir başka vâdide, edebiyât bahçesinde soldurulan güllerin bedduâsını da sırtına alır. Zâten, Dünyâ târîhi göstermiştir ki, her millet, lâyık olduğu edebiyâtın diliyle konuşur. Memleketi saran argo ve kekre külhanbeyi aksânı, hemen hemen bütün işlerimize ayna tutmaktadır. Bu arada, unutulan bir husûs var. O da, aynayı kullanma şeklidir. Aynaya sık sık bakan, kusûrlarını göremez. Hatâ ve eksikliklerin meziyet hâline gelmesi bu ayna istimâlindendir...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: