4 Ekim 2022

Turgut GÜLER

Geleceği olmayan, yarınsız gâlibiyetler, aslında mağlûbiyet hânesine yazılmışlardır. Onun için, ortaya konan emek ve eserin, ufuk derinliği olmalıdır. Sonraki zamâna ve nesillere taşınamayan, “başarı” kategorisine kazârâ kaydedilmiş ameller, ucundan hava kaçıran balon misâli, tez vakitte yamyassı hâle gelir.

Gölgesi geniş fiillerin bir başka özelliği de, kıskançlık cezbedecek derecede zengin duruşlarıdır. Elbette, bu zenginlik nakdî ve servet yekûnu bir vâridât değildir. Belki, dâire içinde böylesi zenginlik de - eşyânın tabiatından - husûle gelmiştir. Ama fikir ve ideâl zenginliği, daha mânâlı, daha ihâtalı görünmektedir.

Her zenginlik düşman kazanır, fikir zenginliği hepsinden çok. Eğer, bahsedilen zenginlik “millî” renklere boyanmışsa, o zamân düşmanın dizilişi de millet ve devlet çapındadır.

Körler diyârında görmek, nasıl marazdan sayılırsa; âcizler ve dalkavukların kol gezdiği yerlerde de deliler, aynı muâmeleye tâbi tutulur. Târîhimizde – maalesef - Petro kâbında bir delimiz olmadı. Dışarıdan mürekkepli kasıtlı satırlarda Mustafa, İbrâhim, Murâd gibi mâsum karakterlere, hiç de hakları olmayan “deli”lik isnâdında bulunuldu.

Osmanlı târîhine, soyundan gelen bir devir ekleyen Köprülü Mehmed Paşa’nın ümmîliği, hemen her mahfîlde bilinir. Paşa, icrââtı ile nice icâzetmâne sâhibini geride bırakmıştır. Köprülü Mehmed’de olup da zamânede göremediğimiz şey, “irfân”dır.

“Menâkıbü’l-Ârifîn”i, tekrâr tekrâr okumamız gereken günler yaşıyoruz. Ârif oldur kim, önce kendini ve de haddini bilir...

Diş hekimliği mesleğinin parlayan yıldızı hâline gelen ortodontistlik, ağızdaki eğreti dişleri düzeltme, hizâya getirme işine deniyor. Bilhassa, çocukluk çağında ihtiyaç duyulan bu diş ameliyesi yüzünden, ağızlarındaki mâdenî çubuk ve zincirleri aylarca genç kız ve oğlanlara, her yerde rastlıyoruz.

Şöyle veyâ böyle, ağzı eğreti dişlerden kurtarmak mümkün. Lâkin aynı mekânı dişlerle paylaşan tâlihsiz sözleri ne yapmalı? Çarpık ve de sakîl söz yığını, insan ağzında eğreti dişlerden daha çirkin duruyor.

Üst mevkilere yükselmiş nice zevâtın, “ben” diye açılan cümleleri; “beni”, “bana” diye sürüp gidiyor. O makâma her çıkan, mutlakâ kendisiyle başlayan bir “milâd” koyar: “Benden önce, benden sonra...”

Hâlbuki kendini bilmek ne büyük fazîlettir. Kendini bihakkın öğrenen insanın, mağrûr görünme ihtimâli “sıfır”dır. Çünkü insan denen acziyet romanını hatim ve hazm eden bünyede, gurûrun gölgesi bile kalmaz.

“Pîr-i fânî” sıfatını hak eden ihtiyarlara baktığımızda, çoğunlukla mâzîyi ararız, keşke istikbâli görmeye çalışsak... İnsanın, kendinden yaşlı her büyüğü, onun aynı zamânda geleceğidir.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: