1 Ekim 2022

Turgut GÜLER

Van Gölü’nün etrâfında yaşayan insanlarımız, Göl’den bahsederken ekseriyetle “deniz” tâbirini kullanıyorlar. Yakınındaki Erçek Gölü’ne kıyasla, Van Gölü’nde elbette deniz heybeti var. Lâkin Hazar Denizi - ki, bâzılarına göre o da göldür - ile yan yana konduğunda, Van Gölü’nün deryâ sevdâsı mânâsız kalır. Hani, meşhûr Guliver’in cüceler ve devler diyârında başına gelenler gibi, Van Gölü de aynı hesap.

Göle deniz diyenlerin, denizi görmemiş olmalarını, ayrıca düşünmek lâzım. Aslında bunu, Van yöresinden çıkarıp, çok daha geniş bir bölgeye, Orta Asya’ya taşırsak, Türk milletinin yayla tabiatına yaklaşmış oluruz. Oğuz Kağan’ın, adıyla anılan destânın sonunda, milletine gösterdiği:

“Takı taluy takı müren

Kün tuğ bolgıl kök kurıkan!”

Hedefi, deniz ve ırmak sıralaması yaparken; Aral, Baykal, Balkaş gibi birer küçük deniz olan gölleri işâret ediyordu.

Türk’ün ummân karşısındaki şaşkınlığı ve geç gelen bahrîyeliliği, hep bu göl-deniz karıştırmasındandır. Gölü deniz bilince, denize sarf edecek sözümüz kalmıyor.

Ahmed Cevdet Paşa’nın, Napolyon’dan naklettiği, çok zarîf bir İstanbul târifi vardır:

“Eğer, Kürre-i Arz tek devlet olmak iktizâ etseydi, makarrı İstanbul olurdu.”

Napolyon, bu sözü, Akkâ önünde Cezzar Ahmed Paşa’ya yenildikten sonra, bir sohbet sırasında sarf etmiş. Kendisine, düzenlediği Mısır ve Orta Doğu Seferi’nin nihâî maksadını sormuşlar, o da:

“İstanbul’u ele geçirmek”

Şeklinde, net bir cevap vermiş.

“Niye İstanbul?”

Dediklerinde de, yukarıdaki:

“Kürre-i Arz’a makarr olacak şehir.”

Portresini çizmiş.

İstanbul’un, Yeryüzü’ndeki yerini ve önemini anlatmak için, Napolyon’a ihtiyaç yok. Bizâtihi İstanbul, duruşuyla, bakışıyla Dünyâ’nın merkezi olduğunu anlatıyor.

İstanbul, bunca horlanmaya ve istîâb haddini aşan kalabalığa rağmen, aslâ pes etmiyor. O, hâlâ güzel, hâlâ en câzib şehir. Türk illerinde ve yâd ellerde İstanbul’a rakîb bulma hevesleri, her zamân peşin mağlûbiyetlere uğramıştır.

Bir vakitler, San Fransisco için:

“Dünyâ’nın en güzel şehri”

Tarzında bir etiket hazırlanmıştı.

Golden Gate dedikleri köprüyü içine alan kartpostalların arka yüzünde, İstanbul’u göremeyen zavallıların avunma hâllerine tercümân olan cümle ve ibârelere rastlıyorduk. Güzellik, her göz için farklı olmakla berâber, İstanbul’da tecellî eden şehir güzelliği, aynî farklılıkları ber-havâ gücüne sâhip görünüyor. Birtakım müfessirlerin, Kur’ân-ı Kerîm’de muhtelif âyetlerde geçen “Belde-i Tayyîbe”, “Belldetün Tayyîbetün” lâfızlarının, İstanbul için istîmâl olunduğunu söylemeleri; ayrıca “fetih hadîsi” ile “Nebî muştusu”na mazhar olması, İstanbul’u kutlu ve saâdet-bahş bir mekân yapmıştır.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: