2 Aralık 2022

Ahmed Hâşim, Çanakkale Cephesi’ne bizzat katıldığı, muhârebelere iştirâk ettiği hâlde, bu pek mühim hâdise, onun san’atına aksetmemiştir. Bunu, Hâşim’in san’atkâr hânesine nasıl yazmalıdır? Elbette o, edebiyâtımızın yüz akı şâirlerindendir. Hâşim’in olmadığı bir Türk şiiri, renk ve ses kaybına uğrar. Çanakkale’deki Kıyâmet sahnelerini, keşke Hâşim mısrâlarında da okuyabilseydik.

Mehmed Âkif, Teşkilât-ı Mahsûsa’nın verdiği vazîfeyi îfâ ettiği sırada, Çanakkale Muhârebeleri cereyân etti. Âkif, o sırada Çanakkale’den çok uzakta, Arabistan taraflarında bulunuyordu. Resmî ve gayr-ı resmî kaynaklardan öğrendiği, halk hissiyâtının önüne koyduğu gıyâbî Çanakkale tablosundan, o hârikulâde “Çanakkale” şiirini yazdı. Kendisinin “Boğaz Harbi” dediği Türk’ün ölüm-kalım mücâdelesi, bahsedilen mısrâlarda, muhteşem bir destân kıvâmında nakledilir. Bu müstesnâ şiir, aynı zamanda bizim millî hâfızamıza kazınmış bir “Şehîd Duâsı”dır.

Hâşim’in, gördüğü ve bizzat yaşadığı hâlde yazmadığı, Âkif’in ise sâdece duyarak şiire aktardığı Çanakkale Muhârebeleri, iki büyük şâirimizi, aslâ karşı kutuplara itmez. Hâşim, kendi deryâsında attığı şiir kulaçlarıyla, nice büyük olduğunu herkese isbât etmiştir. Âkif’in de, Hâşim’den arta kalan bir eksiği giderme duruşuna ihtiyâcı yoktur. Türk şiirinden haz duyanlar, hem Hâşim’in, hem de Âkif’in ayrı vâdîlerde kurdukları kelime saltanatlarından söz zevki devşirmektedirler.

Hâşim’in içine girdiği, fakat anlatamadığı Çanakkale Muhârebeleri ile Âkif’in uzaktan duyup destâna dönüştürdüğü haber, şiir ve şâir indinde nasıl anlaşılmalıdır? Her çeşit san’atta olduğu gibi, şiirde de, “ilhâm” denilen içe doğuş hâdisesi, herhâlde, bahsi geçen “hissetme, anlatma, anlatamama” şeklinde cereyân ediyor. Bâzılarının dediği gibi, ilhâmın perisi falan yoktur. Onu, periye inananlar düşünsün. Hâşim’in şiirine gelmeyen Çanakkale hissi, Âkif’in şiirine hangi vâsıta ile ve nasıl otâğ kurmuştur? Bu sorunun cevâbı, bize ilhâmın adresini de verecektir. Koca Yûnus, hiç zorlanmadan, su akışındaki şırıltılı Türkçesi ile ilhâmın adresini herkese îlân ediyor:

            “Gönül, Çalab’ın tahtı.

            Çalab gönüle baktı.

            İki Cihân bedbahtı,

            Kim gönül yıkar ise.”

Çalab ile gönül arasındaki bakış trafiği, bâzen şiir hâlinde tezâhür ediyor...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: