21 Mayıs 2022

Kutlu Kağan DALKILIÇ

Hümanizm, Batı aydınlanmasında önemli bir yer tutar. Fransız Devrimi’yle sosyal ve siyasi sonuçlar elde eden aydınlanma hareketi; Hümanizm inşası için köklü bir reform sancısı çeken ve neredeyse beş altı asır boyunca kilisenin skolastik baskıcı anlayışını yeryüzünden kovma teşebbüsleri bulunan Batı toplumları için büyük bir alan açmıştır.

Aristocu anlayışla metafizik bir dünya ve kilisenin siyasi tahakkümüyle beraber, dünyada beşeri biçimde kültür yoluyla yaratabileceği siyasi ve sosyal egemenlik sahası kalmayan Batı burjuvazisi ve toplum içerisindeki merkez pozisyonda bulunan orta sınıf; aydınlanmanın sonuçlarından en önemlisi olan Hümanizm ile yeryüzünde “insan odaklı” sosyal ve siyasal bir egemenlik sahası yarattı. Bu durum siyaseti, hukuku, iktisadı ve sosyal sahayı “insan merkezli” yeni bir anlayışa sürüklemekle beraber, kilisenin tahakkümünde bulunan “kutsal put” ve ilahi temsil iddiasını da dünya dışına itmeyi başardı. Sekülerizm’in kabaca Hümanizm’le yani insan ve kültür merkezli anlayışıyla bağlantısı burada başladı.

Hümanizm ve Sekülerizm, pozitivist yorumlarla kabaca “Tanrı’yı yeryüzünden kovmak” yerine “İnsan Kutsalı”nı yerleştirmek olarak tanımlansa da biz bu kanaatte değiliz. Zira rölativist yorumlarda; Hümanizm anlayışının yeryüzünden Tanrı’yı değil; O’nu temsil ve tatbik iddiasında olan “aracı putları” yani kiliseyi kovduğu anlayışı bize daha yakın gelmektedir. Din, insanlık tarihinde sadece pozisyon değiştirmiş, göklerdeki erişilmez algıdan yeryüzünde sivil biçimde siyaset, hukuk ve iktisada sızarak kültür ve beşer eliyle yeni bir pozisyon almıştır. Bu durum beşeri sahayı rahatlatmış, hata yapılan ve insanlık tarihinde acı tecrübeler bırakan yapıların kolayca yerine yeni sistemler koymayı sağlamıştır.

Yazımızın konusu elbette Hümanizm ve bununla bağlantılı Seküler anlayışları ortaya koymak değildir. Bu girişi sadece cumhuriyetin kuruluş sürecinde Kemalizm’le eklektik bağlantı kurmuş ve “Anadolu Hümanizmi” olarak kendini konumlamış; Türk modernleşme serüveninde önemli bir role sahip olan “Mavi Anadoluculuk” olarak da bilinen bir hareketi tanımlamak için yapıyoruz.

Anadolu Hümanizmi, Kemalizm’in Batı karşısında düştüğü buhranlı sosyal ve siyasal süreci aşmak adına yine Kemalizm’e önemli katkılar sunmuş bir fikri hareket olarak bilinir. Önemli temsilcileri Türk kültürüne hizmetleri takdire şayan biçimde rol alan Hasan Ali Yücel, edebi katkıları itibariyle Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Eyüboğlu, Nurullah Ataç ve Azra Erat olarak tanınır.

Anadolu Hümanizmi kültürel olarak Anadolu’nun ve Türk milletinin modernleşmesine en önemli katkıyı eğitim yoluyla yapmıştır. Latince ve Yunanca eserlerin günümüz Türkçesine çeviri yoluyla kazandırılmasının yanında; Batı kültür ve medeniyetinin köklerine ait eserlerin çevirisinin Hasan Ali Yücel çabalarıyla icra edildiği açıkça bilinmektedir.

Türk Hümanizmi olarak da adlandırılabilecek bu hareket, Türkiye’nin kültürel olarak ikiye ayrıldığı; “Garplılık ve Şarklılık” olarak sosyal yaşam biçimi şeklinde kendini gösteren bu medeniyet krizini aşmakta en önemli savı “Anadoluculuk” olmuştur. Tüm medeniyetlerin bir tarihi birikimle insanlığın ortak malı olduğu ve halihazırda mevcut Batı medeniyetinin köklerinin de Anadolu’ya dayandığı tezini işleyen mavi Anadolucular, Türklerin Batı’yla entegrasyon problemi olmadığını çünkü aynı “Anadolu” kökünden geldiklerini temel tez olarak işlemişlerdir.

İletişim yayınlarından çıkan “KEMALİZM” derleme eserinde, “Mavi Kemalizm” makalesinin sahibi Barış Karacasu bu medeniyet krizini Chatterjee’den alıntıladığı şu sözlerle belirtir: “Doğu’da varolan kültürler; Batılılaşma ya da ilerleme olarak adlandırılan ölçütleri tutturmak için kendini yeterli görmemektedir. Ulusu dönüştürmek için, Doğu tipi milliyetçiliğe, kültürel olarak yeniden yaratmak yönünde bir çaba eşlik etmektedir.”

Kemalizm bahsedilen ulusu dönüştürme programında, kültürü odak haline alarak Batı medeniyetine milli kültür yoluyla entegrasyonu şedit biçimde denemiştir. Ancak millilik adına yapılan hamleler, sosyal ve fiziki antropolojiye kadar gitmiş; Batı ırkıyla aynı ırktan geldiğimiz bir kompleks halinde ifade edilmiştir. Dil teorisinde “Güneş Dil Teorisi” gibi tüm dillerin Türk dilinden türediği; “Türk Tarih Tezi” ile tüm ırkların Türk ırkından türediği gibi absürt bir çabaya girilmiştir.

Anadolu Hümanizmi bu noktada daha geniş ve yumuşak bir perspektifte Batı ile Türk kültür bağlarını Anadolu - Akdeniz medeniyeti kavramıyla açıklamaya çalışmıştır. Bu durum Kemalizm’in absürt iddialarına karşı; onu Anadolu temelli bir baston gibi desteklemek ve kabul ettirmek adına ona emniyet sübabı olmuştur.

Halikarnas Balıkçısı, Anadolu Hümanizmi çerçevesinde medeniyetler beşiği olarak gördüğü Anadolu’yu esas yoğuran ve biçimlendiren kültürün Türk kültürü olduğunu hep anlatmıştır. Buna en güzel örnek Arşipel’dedir, “… Anadolu halkına Türkler karıştı ve dillerini Anadolu’ya yaydı. Türkler yedi yüzyıl boyunca bağımsız kalmıştır. Anadolu’yu önce adaletleri ve dinsel olan ulusal hoşgörüleri ve sonra askeri güçleriyle elde eden Türkler”.

Mavi Anadoluculuk esas fonksiyon itibariyle birincisi Kemalizm’in Türk savını Türklük üstü bir tarihselleştirmeyle aşmakta; ikinci fonksiyonu olan eğitim ve çeviri eserlerle düşünsel hayata büyük bir katkı sunmakla beraber eğitimin kurumlaşmasında büyük bir fayda sağlamaktadır.

Hasan Ali Yücel hem medeniyet krizini hem de eğitimin öneminde Anadoluculuk hareketini şu sözlerle belirtir: “Birinci şart; Ziya Gökalp’in dediği gibi nasıl iki dinli insan olmazsa iki medeniyetli bir cemiyet de olamaz. İkinci şart; vatandaşın bağlanacağı eğitim kuralları ortak bir anlayışın konusu olmalıdır. Bizde henüz böyle bir durum kıvamlanamamıştır.”

Kemalizm’in Anadolu Hümanizmi gibi kesin ve keskin bir aydınlanma retoriğini kabulleneceğini elbette söyleyemeyiz. Zira Kemalist pragmatizm doktrine göre aksiyonu, teoriğe göre pratiği önceleyen bir anlayışa sahiptir. Dolayısıyla Kemalizm’de hakim karakter aydınlanma ruhu değil aydınlanmanın pratik ve sosyal pragmatik sonuçlarıdır.

Bu kategorideki Makalelerden