5 Aralık 2021

Şahver ÇELİKOĞLU

            Allah Teâlâ muhabbeti Kitâb-ı Kerîminde muhtelif yerlerde zikretmektedir: “Allah yakında öyle bir toplum getirecek ki, O onları sever, onlar da O'nu severler.” (Mâide, 5/54). “Eğer Allâh'ı seviyorsanız bana tâbî olun, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmrân, 2/165) Allah Teâlâ bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “İnsanlardan kimileri Allâh'a ortak koştuklarını Allâh'ı sever gibi severler. Mü'minler ise Allâh'ı her şeyden daha çok severler.” (Bakara, 2/165)

            Allah Teâlâ ilk âyette kulların sevgisinden önce kendi sevgisini, ikinci âyette kulların O'na, O'nun da kullara olan sevgisini, üçüncü âyette ise kulların O'na karşı olan sevgisini anlatmaktadır.

            Muhabbet hâli, kulun gözüyle Allâh'ın kendisine verdiği nîmetlere; kalbiyle Allâh'ın kendisine olan yakınlık, inâyet, hıfz ve yardımına; îmânı ve yakîniyle Allâh'ın kendisine hidâyet ve inâyet nasib ederek kendisini sevmesine bakarak Allâh'ı sevmesidir.

            Muhabbet ehli üç derecedir:

            1. Avâmın (halkın) muhabbeti: Bu sevgi Allâh'ın kullarına olan in'âm ve ihsânından meydana gelir. Rivâyet olunduğuna göre Cenâb-ı Peygamber (s.a.v) “Kalblerin, kendisine iyilik yapanı sevme, kötülük yapanı sevmeme özelliği vardır.” (Hılyetül-Evliyâ, C,4. S,121) buyurmaktadır. Muhabbetin bu derecesinin şartı Semnûn'un (k.s) şu sözünde açıkladığı gibidir. Semnûn kendisinden muhabbet sorulduğunda şu karşılığı vermiştir: “Muhabbet, devamlı hatırlayarak = unutmamak ve arı ve duru bir sevgidir. Çünkü kim bir şeyi severse onu çokça hatırlar ve anar.”

            Sehl b. Abdullah (k.s) muhabbet sorulduğunda şu karşılığı vermiştir: “Muhabbet, kalblerin Allâh'a muvâfakati ve bu muvâfakate iyi sarılmasıdır. Allâh'ın zikrine devam ve münâcaattan tat alarak aşırı sevgi ile Allah Resûlü'ne (s.a.v) uymasıdır.”

            Hasan b. Ali (k.s) de muhabbeti şöyle tanımlamıştı: “Muhabbet, sevgili ne yaparsa yapsın, her şeyini O'nun yoluna vermektir.”

            Bir başka sûfi de şöyle konuşur: “Muhabbet, kalblerin Sevgili'yi senâ ile sevmesi, O'nun tâatini tercih etmesi ve O'na muvâfakat etmesidir.”

            2. Sâdıkların ve Tahkîk Erbâbının Muhabbeti: Muhabbetin bütünü, kalbin Allâh'ın Celâline, gani oluşuna, ilmine ve kudretine nazar etmesinden doğar. Böyle bir muhabbetin özelliği Ebu'l-Hüseyin Nûri'nin (k.s) şu sözünde anlatıldığı gibidir: “Muhabbet, perdeleri yırtmak, sırlara âşinâ olmaktır.”

            İbrâhim Havvâs (k.s): “Muhabbet, irâdelerin yok olması, ihtiyaçların ve bütün beşeri sıfatların yanmasıdır” der.

            Ebû Saîd Harrâz (k.s) der ki: “Muhabbet kâsesinden içerek Yüce Allâh'a münâcaatın tadına eren, O'nun sevgisinden aldığı, lezzet kendisini O'na yaklaştıran ve kalbi sevgi ile dolarak sevinçle O'na doğru kanatlanan kimseye ne mutlu. Böyle biri O'na olan iştiyâkıyla ürperir. Rabbinin derdiyle hasta olan, sıkıntıya düşen kimseyi O'ndan başka sükûnete erdirecek yoktur. Böylesinin O'ndan başka dostu da olamaz.”

            3. Âriflerin ve Sıddîkların Muhabbeti: Muhabbetin bu türü, onların, Allâh'ın illetsiz (sebepsiz) olan kadim sevgisini bilip ona nazar etmelerinden doğar. Sıddîk ve âriflerin Allâh'a (c.c) olan sevgisinin bir illeti yoktur = sebebi yoktur. Bu tür sevginin özelliğini Zünnûn Mısrî (k.s) kendisine “saf sevgi nedir?” diye sorulduğunda şöyle açıklamıştır: “İçinde herhangi bir bulanıklık bulunmayan saf sevgi, sevginin kalbten ve organlardan sükût ederek, orada muhabbetten eser kalmaması ve herşeyin Allâh ile Allâh için olduğu bir anlayışın ortaya çıkmasıdır. Böyle biri Allâh için seven Hakk âşıkıdır.

            Ebû Yâkub Sûsî (k.s) der ki: “Muhabbet, muhabbeti görme halinden çıkıp sevgiliyi görme haline geçmedikçe sahih olmaz. Bu da ancak gaybde kendisi için Sevgili bulunması şeklindeki muhabbet bilgisinin fenâ bulmasıyla gerçekleşir. Seven sevgisinde bu dereceye erince onun muhabbeti, sevgiye bağlı olmayan mutlak bir muhabbet olur.”

            Cüneyd (k.s), muhabbeti şöyle tanımlar: “Sevenin sıfatlarının yerine, sevilenin sıfatlarının geçmesidir.” Bu sözün mânâsı kudsî hadîste anlatılan “Ben onu sevince gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum.” (Buhâri, Rihak, 38) (Ebû Nasr Serrâc Tûsi. el-Lüma, S.56,57).

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden