7 Aralık 2022

Turgut GÜLER

Nemelâzımcılığın vitrinden ve neon lâmbalarından inmediği günler yaşıyoruz. Hemen her ağzını açan, yabancı ve düşman kategorisine girenlerin emeline hizmet ediyor. O havasına, suyuna, toprağına minnet ve şükrân borçlu olduğumuz “vatan”, meğer cilâlı lâflardaki sermâyeden ibâretmiş.

Birileri kalkmış, demokrasi havârîliği yapıyor. Sandık ve seçmen mugâlâtası içinde, taktığı sahte çiçeklere baka baka, bahçemizin suyunu kurutuyor. Onların karşısında durduğunu iddia eden ekibin dilinde de, mukaddes değerlerimiz perîşan hâle getiriliyor. Esas üzerine titrenilmesi lâzım gelen “vatan” ve “millet” mefhûmları, moda aksesuarı olarak bile kaale alınmıyor.

Türk milleti daha çok uzağa gitmeden, bu filmi gördü. Ama neylersin, “hâfıza-i beşer nisyân ile mâlûl.” Rahmetli Mehmed Âkif’in dediği gibi:  

“İbret alınsa, târîh tekerrür eder mi?”

Cemm-i gafîri Müslüman olan Türk milletinin, hangi çıfıt hesaplarla, dinî hassasiyetleri ip yapılıp üstüne cambaz çıkarılır? Herkesin en asgarî ölçüde bilmesi gereken husûs, “bu topraklara tesâdüfen gelmediğimiz” dir. Bizi buraya getiren şuûr, Türk’ün Müslüman hâlidir. Üstelik aynı şuûr sâyesinde, Dünyâ’nın en güzel ve mübârek toprağını vatanlaştırdık.

Zamân zamân “Anadolu” edebiyâtına kurbân edilen vatan coğrafyamız, serî hamâkat ve zihin heyelânları yüzünden, kırpıla kırpıla bu hacme indirildi. “Türkiye” ile “Anadolu” sözleri, bilmeyenlerin elinde ve dilinde aynı mânâya kullanılır oldu. Hâlbuki Kaanûnî çağındaki muhteşem sınırların içine giren kıt’alar arası topraklara da “Türkiye” deniyordu. Tıpkı, teknik zorlamalar yüzünden değil, yeryüzüne hâkim olan anlayış dolayısıyla, Osmanlı tebaasının tamâmına “Türk” denmesi gibi. Tek farkla ki, aynı tebaaya bir kısım mahfîllerde “Türk”le aynı mânâda “Müslüman” adı veriliyordu.

Vatansız demokrasi hangi mantığa oturuyorsa, bugünkü hây u huy itişmesi, aynı direğin tepesine bakıyor. Her çeşit teferruâtı sayıp dökenler, ne hikmetse “vatan”ı görmezden geliyorlar. Aliyyü’l-âlâ bir kıyâfetin dahî, üzerinde denenmesi gereken vücûda ihtiyaç duyduğunu bilmeyenler, ha bire rejim tekerlemesi yapıyorlar.

Bugün, Türkiye’nin etrâfı tam çevrilidir. Ateşten çember içine alındığımızı görmek için, yüksek râkımlı tepelere çıkmanın lüzûmu yok. Aşağılardan da dehşet manzarası fark ediliyor. Milletçe güçlü ve birbirimize kenetlenmiş olmamızı, bizde gözü, hesâbı olanlar, ustaca engelliyorlar.

Deve kuşu misâli, kafamızı kuma gömdükçe, bu acınası vaziyetten kurtulmamız mümkün değil. Dışımızdaki Dünyâ’dan bir Allâh’ın kulu, Türk’ün iflâh olmasını, rahat etmesini istemiyor. Elhak, içimizde de aynı istek programı tekrârlanıyor.

Mes’ele, târîhin en eski ve köklü milletinin vâr olma, yok olma mes’elesidir. Gerisi lâf ü güzâftır ve de teferruâttır. Bu özü kavrayıncaya kadar, umalım ki, altımızdaki atı alanlar Üsküdar’a geçmiş olmasınlar...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: