8 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

          “Men bende-i Kur’ân’em, eğer cân dârem

            Men hâk-i reh-i Muhammed Muhtâr’em

            Eğer nakl küned cüz in kes ez güftârem

            Bîzârem ez û v’ez ân sühen bîzârem”[1]- Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî -

Mevlânâ’ın ve de Mesnevî’nin özü, tablet hâlinde bu mısrâlara yerleştirilmiştir. Onun ve eserinin, ham-ervâhlığa sermâye yapılacak hiçbir muğlâk yönü bulunmamakla berâber; asırlardır, yanlış adreslere götürülmek, bilhassa İslâmî çerçeveden çıkarılmak istenen Mevlânâ, bu isnad ve çarpıtmalardan oldukça bîzârdır.

Mevlânâ’ya en çok yakıştırılan “hümanist” sözü, sözlükteki karşılığını unutturacak kadar “insana rağmen” yerlerde gezdirilmektedir. Nerede, ne zamân “hümanizm” rüzgârı estirilmeye başlansa; muhakkak, ardından en sağlam örf ağaçlarımızdan biri veyâ birkaçı dibinden köklenmeye çalışılır.

Hümanizm, kozmopolitliğin bir başka tezâhürüdür. Bunu, allayıp-pullayıp doktrin diye takdîm edenlerin şuûrlu kısmı; hem ateist, hem de materyalist çizgide taş toplayanlardır. Onların arkasına takılan kuru kalabalığın, öyle derin analizlere ayıracak vakitleri de yoktur, kavrayacak kapasiteleri de. Bahtlarının rüzgârına kapılmış gidiyorlar.

Bâzı mefhûmların mânâları ile insan üstüne düşen gölgeleri, tanınmayacak şekilde birbirinden ayrılıyorlar. “Hümanizm” tâbiri de bunlardan. Sözlükte: “İnsanlık, insancılık, insanlığı sevme ülküsü” gibi karşılıkları olan hümanizm, müracaat kitaplarındaki -  kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm - referansları, çoktan imhâ etmiş görünmektedir.

Yerine göre, en ileri ucdaki maddeye tapanlardan, “Kabala ehli”ne kadar her çeşit düşünce biçimi, kendisine uygun bir hümanist manifesto açıklamıştır. Herkesin peşinden gittiği bu ayrı renk ve tonlardaki hümanizm, maşa derekesine indirilmiş bir sahtekârlık metâı olmuştur. Yine de – taşıdığı cilâ yüzünden – kalabalıkları ardına alabilmektedir.

Mevlânâ’ya atfedilmeye çalışılan hümanist etiketler, onun hakikî insanca bakışı karşısında pek zavallı ve sakîl duruyorlar, ama bunu fark etmenin ilk şartı, Mevlânâ’yı okumak, ikincisi de, okuduğunu doğru anlamak.

Mevlânâ, “Kur’ân’ın kölesi” ve “Hz. Muhammed’in ayağının toprağı” olduğunu, bunun dışında kendisi hakkında serdedilecek her sözden “bîzâr” olacağını, âdetâ vasiyetnâme hükmünde ifâde etmiştir.

Hristiyan ve Mûsevî akîdeleri, Mevlânâ’nın gönül köşkünde – misâfir olarak bile – aslâ konaklamadıkları hâlde; Mecûsî, paganist, ateist kılıklı eğreti söz çuvallarını da sırtlayan İncil ve Tevrat ehli, Mevlânâ’nın “gel!” nidâlı dâvetine, onu İslâm dâiresinden ihrâc etmek hevesiyle koşmaktadırlar.

“Şeb-i Arûs” adı altında, her 17 Aralık günü yapılan programlar, artık “revü” anlayışıyla hazırlanmaktadır. Bu merâsimlerin başına, içine, sonuna serpiştirilen mûsıkî ile şeklen vâr olan semâ faslını kenâra koyun; geriye kupkuru bir salon takırtısı kalır. Ancak “vecde müstağrak” olması beklenen “semâ”, arzû ve emir üzerine icrâ edilen folklorik temâşâya dönüştürülmüştür. Bir kısım mahfîllerde semâ için, “Konya yöresi halk oyunu” muâmelesi yapılmaktadır.

[1] “Cânım vâr oldukça, ben Kur’ân’ın kölesiyim ./ Ben Muhammed Muhtâr’ın ayağı toprağıyım. / Eğer benim sözümden, bundan başka bir şeyi, bir kimse naklederse, / O kimseden de, o sözden de bîzârım.”

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: