1 Ekim 2022

Turgut GÜLER

Mevlânâ, Kuyumcu Selâhaddin’in dükkânından gelen âhenkli çekiç seslerini duyduğunda:

            “Yekî gencî pedîdâmed der in dükkân-ı Zerkûbî,

            Zihî sûret, zihî mânî, zihî hûbî, zihî hûbî…”[1]

mısrâları, dilinden dökülüvermiş ve orada, sokak ortasında semâa başlamıştı.

Semâın özünde; kulakla lisânın gönülde buluşması yatar. Devlet protokolü ile baştan başa bürokrasiye yatırılan Şeb-i Arûs programlarında, ne kuyumcu çekicinin âhenkli sesini, ne de sözün bu âhengi vezne taşıyışını hissedersiniz.

Ad, sıfat ve etiketlerin aldatıcılığı, şiddeti, tesiri uzun süren zihin bulanıklıklarına yol açıyor. Onun için, “hümanizm” kelimesinin yarım bıraktığı, hattâ hiç başlayamadığı “insan” başlıklı huzûr reçetesini, doğru yerde aramak lâzımdır.

Mevlânâ’nın dilinde, kaleminde ve maddî, mânevî sulbünde, bahsedilen reçetenin ne kadar isâbetli yazıldığı, şifâ dağıtması için, dâvetine uyacak gönülleri beklediği, ciddî bir nazarla anlaşılacaktır. Fakat “Mevlânâ Hudâvendigâr’ın görklü nazarı”, baştan başa hikemîdir. Bu nazar, her dimâğın idrâk edebileceği kolaylıkta değildir. Gayrete, zahmete, emeğe ihtiyaç duyar.

Aynı yolun bir başka büyük yolcusu Yûnus Emre, ilâç isimleri ve tedâvi yollarıyla, şıkır şıkır akan dere misâli, gözümüze, kulağımıza ziyâfet çeker.

Yûnus’un da, Mevlânâ’nın da varmak istediği menzil aynıdır: İnsan gönlü… Çünkü “Gönül, Çalab’ın tahtı”dır. Çalab’ın, yâni Yüce Yaradan’ın lâ-mekânlığı ile gönülün hiçbir yerde eğlenemeyen dâimî uçuş hâlini, Mesnevî’de ve Yûnus’un mısrâlarında doyasıya seyredebilirsiniz.

Gönlünü âsûde kılan insan, her bakımdan huzûr içindedir. Şahsî ve mâşerî ayna tutuşlar, hep aynı sükûnet iklîmine doğrudur.

Siyâsî mânâda, insan gönlüne hoşluklar yaşatan en nâmlı devlet, Osmanlı Cihân devleti’dir. Bunun, bir kuru tefâhür olmadığını, fazla derine inmeden, lâfı uzatmadan Balkan, Kafkas ve Orta Doğu coğrafyalarına bakarak anlayabilirsiniz. Anılan üç bölgenin Osmanlı ile yaşadığı dünü, bugünkü çetrefil manzaranın yanında ne kadar mes’ûd görünüyor.

Osmanlı nizâmını, askerî ve mâlî ölçülerin içine hapsederek açıklamaya çalışmak, insanlık târîhinin bu en geniş bakışlı devletine, insafsızlık etmek demektir.

Türk idâresinin, gayr-i müslim tebaaya, sırf daha fazla vergi almak maksadıyla toleranslı davrandığını söyleyenler, pek ucuz bir târifeye abone oluyorlar. Yine, koskoca Türk-İslâm medeniyetini, tek başına ordu teşkilâtına mâl etmek, aynı kolaycılığın bir başka görünüşüdür.

Elbette vergi ile ordu, her devlet gibi Osmanlı’nın da vazgeçilmezlerindendir. Ama insanlığa adanmış muazzam bir sistemi, hacimsiz parantezler içine koyuvermek, olsa olsa, adresi belli kasıt ehlinin eseridir.

Osmanlı Devleti’ni, ordu geçecekse yol yapan, vergi alacaksa müsâmaha gösteren pek sıradan bir hüviyete sokup takdîm edenler; kin, soykırım ve art niyete rağmen hâlâ ayakta duran eserlerin, hangi mantıkla yapıldığını da îzâh etmelidirler…

 Dipnot

[1] “Bu kuyumcu dükkânından bana bir hazîne görünüverdi ./ O, ne çehre! O, ne mânâ! O, ne güzellik! O, ne güzellik!”

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: