Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

Mevlânâ, Kuyumcu Selâhaddin’in dükkânından gelen âhenkli çekiç seslerini duyduğunda:

            “Yekî gencî pedîdâmed der in dükkân-ı Zerkûbî,

            Zihî sûret, zihî mânî, zihî hûbî, zihî hûbî…”[1]

mısrâları, dilinden dökülüvermiş ve orada, sokak ortasında semâa başlamıştı.

Semâın özünde; kulakla lisânın gönülde buluşması yatar. Devlet protokolü ile baştan başa bürokrasiye yatırılan Şeb-i Arûs programlarında, ne kuyumcu çekicinin âhenkli sesini, ne de sözün bu âhengi vezne taşıyışını hissedersiniz.

Ad, sıfat ve etiketlerin aldatıcılığı, şiddeti, tesiri uzun süren zihin bulanıklıklarına yol açıyor. Onun için, “hümanizm” kelimesinin yarım bıraktığı, hattâ hiç başlayamadığı “insan” başlıklı huzûr reçetesini, doğru yerde aramak lâzımdır.

Mevlânâ’nın dilinde, kaleminde ve maddî, mânevî sulbünde, bahsedilen reçetenin ne kadar isâbetli yazıldığı, şifâ dağıtması için, dâvetine uyacak gönülleri beklediği, ciddî bir nazarla anlaşılacaktır. Fakat “Mevlânâ Hudâvendigâr’ın görklü nazarı”, baştan başa hikemîdir. Bu nazar, her dimâğın idrâk edebileceği kolaylıkta değildir. Gayrete, zahmete, emeğe ihtiyaç duyar.

Aynı yolun bir başka büyük yolcusu Yûnus Emre, ilâç isimleri ve tedâvi yollarıyla, şıkır şıkır akan dere misâli, gözümüze, kulağımıza ziyâfet çeker.

Yûnus’un da, Mevlânâ’nın da varmak istediği menzil aynıdır: İnsan gönlü… Çünkü “Gönül, Çalab’ın tahtı”dır. Çalab’ın, yâni Yüce Yaradan’ın lâ-mekânlığı ile gönülün hiçbir yerde eğlenemeyen dâimî uçuş hâlini, Mesnevî’de ve Yûnus’un mısrâlarında doyasıya seyredebilirsiniz.

Gönlünü âsûde kılan insan, her bakımdan huzûr içindedir. Şahsî ve mâşerî ayna tutuşlar, hep aynı sükûnet iklîmine doğrudur.

Siyâsî mânâda, insan gönlüne hoşluklar yaşatan en nâmlı devlet, Osmanlı Cihân devleti’dir. Bunun, bir kuru tefâhür olmadığını, fazla derine inmeden, lâfı uzatmadan Balkan, Kafkas ve Orta Doğu coğrafyalarına bakarak anlayabilirsiniz. Anılan üç bölgenin Osmanlı ile yaşadığı dünü, bugünkü çetrefil manzaranın yanında ne kadar mes’ûd görünüyor.

Osmanlı nizâmını, askerî ve mâlî ölçülerin içine hapsederek açıklamaya çalışmak, insanlık târîhinin bu en geniş bakışlı devletine, insafsızlık etmek demektir.

Türk idâresinin, gayr-i müslim tebaaya, sırf daha fazla vergi almak maksadıyla toleranslı davrandığını söyleyenler, pek ucuz bir târifeye abone oluyorlar. Yine, koskoca Türk-İslâm medeniyetini, tek başına ordu teşkilâtına mâl etmek, aynı kolaycılığın bir başka görünüşüdür.

Elbette vergi ile ordu, her devlet gibi Osmanlı’nın da vazgeçilmezlerindendir. Ama insanlığa adanmış muazzam bir sistemi, hacimsiz parantezler içine koyuvermek, olsa olsa, adresi belli kasıt ehlinin eseridir.

Osmanlı Devleti’ni, ordu geçecekse yol yapan, vergi alacaksa müsâmaha gösteren pek sıradan bir hüviyete sokup takdîm edenler; kin, soykırım ve art niyete rağmen hâlâ ayakta duran eserlerin, hangi mantıkla yapıldığını da îzâh etmelidirler…

 Dipnot

[1] “Bu kuyumcu dükkânından bana bir hazîne görünüverdi ./ O, ne çehre! O, ne mânâ! O, ne güzellik! O, ne güzellik!”

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22782335