1 Ekim 2022

Turgut GÜLER

“Edo” veyâ “yedo”, Japoncada uzun ve dar körfez mânâsına geliyor. Honşu Adası’nda, deniz kıyısında dar, uzun bir körfez üzerinde kurulan Tokyo (Tokio) şehrinin, 1868’den önceki adı da “Edo”. Bu târîhe kadar Japon Devleti’nin başşehri Kyoto idi. Nasıl, İstanbul için “Dersaâdet”, “Âsitâne” gibi herkesin kabûlüne erişmiş isimler kullanılmışsa; Kyoto’ya da, “Batı’nın başşehri = Saikyo” deniyordu. Edo’nun, devlet merkezi olması kararlaştırılınca, Saikyo’dan mülhem “Tokio = Doğu’nun başşehri” sözü resmîyet kazandı.

Doğu’ya ve Batı’ya hükmetme geleneği, Japonlara nereden intikâl etmiştir, bilinmez ama bu âdetin bânîsi Türk milletidir. Doğu ile Batı bir araya gelince görünen yekûn; “Acun”, yâni Dünyâ’dır. Rahmetli Osman Tûrân’ın kitaplaştırdığı “Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”, kısaca, Doğu’dan Batı’ya, Dünyâ’yı saltanat ağacının altına koymaktır.

"Oğuz Kağan” rütbesini hakkıyla kazanan Mete Hân, beylerine ve oğullarına hedef olarak gökkubbenin altındaki mesâhayı, diğer adıyla Cihân’ı gösteriyordu.

Kâşgarlı Mahmûd’un Divanü Lügati’t-Türk’e derc ettiği meşhûr saguya göre, Alp Er Tunga, “Acun Beği” idi. Bu yiğit hükümdârın ölümüne, , “isiz Acun” (kötü Dünyâ) için giriştiği mücâdele sebep olmuştur. Hattâ bu ölüm, Dünyâlı kötülüklerin intikâmı bilinmiştir.

Dandanâkan Zaferi ile Türk’ün tâlihini Doğu’dan Batı’ya taşıyan Tuğrul Bey, 1055 yılında Bağdad önlerine geldiğinde, bizzat Abbâsî Halifesi tarafından “Sultânü’l-Maşrık ve’l-Mağrib=Doğu’nun ve Batı’nın Sultânı” hitâbıyla karşılanıyordu.

Yavuz Sultan Selîm’den îtibâren, Osmanlı pâdişâhları “Halîfe-i Rûy-ı Zemîn” diye anılır oldular. Burada da yine; Doğulu, Batılı hesap pusulaları vardı.

Bu meyânda teslîm edilmesi gereken bir “Âlem hakkı” var. Türk milleti, Alp Er Tunga’nın ardından yaka-paça yolan “Kötü Dünyâ”ya nizâm vermek için, kendini fedâ etmiştir.

Türk’ün ayak izini tâkib ederek onun ardından yürüyen başka topluluklara, meselâ İngilizlere bakıldığında, bu fedâîlik psikolojisi açıkça ortaya çıkacaktır.

İyiliği hâkim kılma uğruna katlanılan sıkıntılar, elbette yine iyilikle, fazîletli davranmakla yok edilebilir. “Hâkim” yerine “hâdım” olmayı tercîh eden bir mâzîden geliyoruz. Kötülerin üç buçuk günlük aldatıcı saâdeti, iyilik üzre davrananları nedâmete sevk etmemeli. Türk’ün, kökü mâziden gelen mâlûmâta, hasenâtı harmanlayan fiiliyâta şiddetle ihtiyâcı bulunuyor. Doğu’nun da, Batı’nın da hâlâ Türk’den alacağı var. Işık gibi, insanlık gibi...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: