4 Ekim 2022

Turgut GÜLER

Nietzsche’nin müdâfaa ettiği ahlâk felsefesi “töresizlik” esâsına dayanıyor. “İmmoralizm (İmmoralisme)” adını alan bu düşünüş şekli, ahlâkın ahlâksızlık üzerine binâ edilmesini istiyor. Anarşiye, en müsâit zemîni hazırlayan bu ihtilâlci ve etik değerleri toptan reddedici anlayış, günümüz Türkiyesi’nde her geçen saat hızını arttırarak genişliyor.

Sözde araştırmacı bir bakışla, hiç derinliği olmayan kasıt cümlelerine “akademik” maske takan immoralistler, hedeflerine varmak için her türlü hîleye tevessül ediyorlar. Ahlâksızlık ideolojisini hâkim kılmaya çalışandan da, herhâlde bu beklenir.

En son hünerleri, Osmanlı Hânedânı’nı meyhâneye oturtmak. Bol kâğıtlı bir gazetenin birinci sayfasına, Yavuz Sultan Selîm’in rûhunu sızlatan o meşhûr – küpeli - resmi koymuşlar, altına da:

“Sarhoş lâkaplı Yavuz Sultan Selîm”

yazısını dizmişler.

Târîhin tanıyıp ismini kaydettiği birkaç Cihângîrin en mühîmi, Yavuz Sultan Selîm’dir. Onun, alnının akıyla hak ettiği nice unvan, sıfat ve lâkabı arasında “sarhoş” tâbirine kimse rastlamamıştı. Mâmâfih, bu büyük insanın “sarhoş” olduğu demler yok değildir. Lâkin târîh sahnesine sürûr veren “Selîmî” sermestliklerin hiçbirinde, “alkol”ün gölgesi bile yoktur. Sultan Selîm’i Evvel’in başını sevinçden döndüren, ama aslâ gurûra kaptırmayan mânevî hâller, hep ve dâimâ “hamr”ı harâm kuyularına hapseden duruşun renkleridir.

Ahlâksızlığı ahlâk edinenler, bütün kâinâtı kendi meşreplerine ortak gösterme gayreti ile en muhkem kalelere destûrsuz hücûm ediyorlar.

Yavuz’u “sarhoş” ilân eden ve hakîkî bir sarhoş hezeyânı olan satırlar, mescidde kadeh tokuşturmak seviyesizliğinde bir karalama.

Yavuz’un hayâtını anlatan ve “Selîmnâme” mektebini meydâna getiren onca ciddî eser varken, sözde ve fiilde girdiği günahların ağırlığı altında “Tâib” mahlâsına ilticâ eden tövbekârı referans göstermek, meyhânede namaz kılmak gibi absürd bir iş. Dünyâ’nın en kirli insanları, suyun berraklığından ve arıtıcı hassasiyetinden korkan; bu yüzden de suyu düşmân ilân eden “bed-fıtrat”lardır. Yavuz Sultan Selîm’in “su” gibi âziz duruşu, bu nâdân ehline dâimî rahatsızlıklar veriyor.

İstanbul’da doğan ve ölen 17. yüzyıl şâirlerinden Cevrî Çelebî, ömründe kayığa binmemiş ve Anadolu Yakası’na geçmemiş. Galata’da işi olunca Halic’i atla dolaşır, Alibey Deresi ile Kâğıthâne Deresi köprülerinden gider, gelirmiş.

"Ol mâhîler ki, deryâ içredir, deryâyı bilmezler!"

meseli, herhâlde Cevrî’ye çok yakışıyor.

Buna, psikolojik terminolojide “hidrofobi (hydrophobie)” deniyor.

Cevrî Çelebî, “su korkusu” mecrâsında yalnız değil. Târîhî seyri içinde Türk topluluklarının ezici çoğunluğu “su”dan, özellikle de denizden uzak durmuş. Dünyâ hâkimiyetinin, su üzerindeki güç ve kuvvet üstünlüğünden geçtiğini anladığımızda, maalesef Üsküdar’da sabâh olmuş...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: