Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

Geçtiğimiz kışların birinde, Moskova’da sıcaklığın -50 dereceye kadar düştüğünden ve Rusya’da nâdir olarak alınan kararla okulların tâtil edildiğinden bahsediliyordu. Rusya’nın büyük kısmı ve bu arada Moskova, tam mânâsıyla bir “buzhâne”ye dönmüş. “Rus” kelimesinin, Türk tefekküründe husûle getirdiği soğuk tedâîler, demek ki, boşuna değilmiş. “Moskof”, hem maddî, hem de manevî soğukluğun amblemi olmaya ne kadar yatkın bir tâbir.

Bizim “Deli” sıfatı takarak küçümsediğimiz, fakat Rusların “Büyük” diyerek yücelttikleri Birinci Petro, İsveç Kralı karşısındaki serî hezimetleri üzerine:

“Yenile yenile, yenmesini öğreneceğim.”

demiş ve bu emeline de Poltava’da kavuşmuş.

Petro’nun bütün Çarlık ve Sovyet dönemi Rus idârecilerine vasiyet olarak bıraktığı idealist plân, Türkiye üzerinden sıcak denizlere inme esâsına ve hedefine dayanıyordu. “Sıcak denizlere” inme hedefi ne demek? “Buzhâne” hâlindeki coğrafyadan kurtulma; kabuğunu, yâni buzlarını kırma gayreti. Demek ki, ülkelerinin “buzhâne” oluşundan, Rusların da şikâyeti var.

“Ol mâhîler ki, deryâ içredir, deryâyı bilmezler.”

sözü, bizim asırlar boyunca sıcak denizlerde hüküm sürmemizi de anlatıyor olmalı.

Şöyle bir saymaya çalışırsak; Karadeniz, Akdeniz, Marmara Denizi, Kızıldeniz, Umman Denizi, Hind Okyanusu, Basra Körfezi, Türk coğrafyasında ne kadar mühim mekânlar olmuşlardır. Barbaros’un Akdeniz’den attığı nârâlar, Bâbü’l-Mendeb Boğazı’ndan Hürmüz Boğazı’na, oradan Gücerât sâhillerine ve nihâyet - Açe Sultanlığı’nın mûnis dâvetiyle - mazlûm Dünyâ’nın öteki ucuna ulaşırken, şânlı bayrağımızı gördükçe çırpınan Karadeniz, Türk’ün damarlarında dolaşıyordu. Bu sıcaklığı ve ılıklığı, Rus buzhânesiyle kıyaslayacak akla, şaşılmaz da ne yapılır?

Şevket Süreyya Aydemir de, bu akıl sâhiplerindendir. Gençlik yıllarının mühim bir bölümünü Rusya’da, Ruslara hayranlık duyarak geçiren Aydemir’in, “Suyu Arayan Adam” adını verdiği hâtırâları, 1908’den 1950’li yıllara uzanan yakın târîhimizin de aynası durumunda. Elbette, hâdiselerin ve gelişmelerin merkezinde yazarın kendisi duruyor. Kitap, okurken de anlaşılacağı gibi, bir hâtırâ yekûnu.

Edirne’de başlayan ve yazarı Ankara’da Kayaş’da hayâta devam hâlindeyken sona eren hâtırâlar, Şevket Süreyya’nın fikrî ve rûhî gelişme, değişme çizgilerini göstermesi bakımından dikkat çekici.

Şevket Süreyya, üslûp sahibi ender kalemlerden. Bunda en büyük pay, şahsî kaabiliyetinin ve azminin. Yaşadığı dönemin eğitim, kültür kalitesini de yabana atmamak lâzım.

Hâtırâların ilk bölümünde göz önüne serilen Edirne peyzajları, sanki fotoğraf makinası ile tesbît edilmiş gibi canlı.

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22783543