8 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

Geçtiğimiz kışların birinde, Moskova’da sıcaklığın -50 dereceye kadar düştüğünden ve Rusya’da nâdir olarak alınan kararla okulların tâtil edildiğinden bahsediliyordu. Rusya’nın büyük kısmı ve bu arada Moskova, tam mânâsıyla bir “buzhâne”ye dönmüş. “Rus” kelimesinin, Türk tefekküründe husûle getirdiği soğuk tedâîler, demek ki, boşuna değilmiş. “Moskof”, hem maddî, hem de manevî soğukluğun amblemi olmaya ne kadar yatkın bir tâbir.

Bizim “Deli” sıfatı takarak küçümsediğimiz, fakat Rusların “Büyük” diyerek yücelttikleri Birinci Petro, İsveç Kralı karşısındaki serî hezimetleri üzerine:

“Yenile yenile, yenmesini öğreneceğim.”

demiş ve bu emeline de Poltava’da kavuşmuş.

Petro’nun bütün Çarlık ve Sovyet dönemi Rus idârecilerine vasiyet olarak bıraktığı idealist plân, Türkiye üzerinden sıcak denizlere inme esâsına ve hedefine dayanıyordu. “Sıcak denizlere” inme hedefi ne demek? “Buzhâne” hâlindeki coğrafyadan kurtulma; kabuğunu, yâni buzlarını kırma gayreti. Demek ki, ülkelerinin “buzhâne” oluşundan, Rusların da şikâyeti var.

“Ol mâhîler ki, deryâ içredir, deryâyı bilmezler.”

sözü, bizim asırlar boyunca sıcak denizlerde hüküm sürmemizi de anlatıyor olmalı.

Şöyle bir saymaya çalışırsak; Karadeniz, Akdeniz, Marmara Denizi, Kızıldeniz, Umman Denizi, Hind Okyanusu, Basra Körfezi, Türk coğrafyasında ne kadar mühim mekânlar olmuşlardır. Barbaros’un Akdeniz’den attığı nârâlar, Bâbü’l-Mendeb Boğazı’ndan Hürmüz Boğazı’na, oradan Gücerât sâhillerine ve nihâyet - Açe Sultanlığı’nın mûnis dâvetiyle - mazlûm Dünyâ’nın öteki ucuna ulaşırken, şânlı bayrağımızı gördükçe çırpınan Karadeniz, Türk’ün damarlarında dolaşıyordu. Bu sıcaklığı ve ılıklığı, Rus buzhânesiyle kıyaslayacak akla, şaşılmaz da ne yapılır?

Şevket Süreyya Aydemir de, bu akıl sâhiplerindendir. Gençlik yıllarının mühim bir bölümünü Rusya’da, Ruslara hayranlık duyarak geçiren Aydemir’in, “Suyu Arayan Adam” adını verdiği hâtırâları, 1908’den 1950’li yıllara uzanan yakın târîhimizin de aynası durumunda. Elbette, hâdiselerin ve gelişmelerin merkezinde yazarın kendisi duruyor. Kitap, okurken de anlaşılacağı gibi, bir hâtırâ yekûnu.

Edirne’de başlayan ve yazarı Ankara’da Kayaş’da hayâta devam hâlindeyken sona eren hâtırâlar, Şevket Süreyya’nın fikrî ve rûhî gelişme, değişme çizgilerini göstermesi bakımından dikkat çekici.

Şevket Süreyya, üslûp sahibi ender kalemlerden. Bunda en büyük pay, şahsî kaabiliyetinin ve azminin. Yaşadığı dönemin eğitim, kültür kalitesini de yabana atmamak lâzım.

Hâtırâların ilk bölümünde göz önüne serilen Edirne peyzajları, sanki fotoğraf makinası ile tesbît edilmiş gibi canlı.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: