20 Ocak 2022

Erhan KARAOĞLAN      

1789 Fransız ihtilâli, tüm monarşileri yıktığı gibi aynı zamanda milliyetçilik düşüncesinin zemininde binâ olunan üniter devlet modelini ortaya çıkarmış; akabinde çok uluslu imparatorlukların parçalanmasını da olağan hale getirmiştir. Bu vaziyetten en çok zarar gören devletlerden bir tanesi de Osmanlı Devleti olmuş ve akabinde Balkanlarda ayaklanan Yunanistan, Sırbistan gibi daha teşkilatlanamamış, çete düzeninde savaşan bu topluluklara yenilmiştir. Bunların isyanlara teşvikinde birinci dereceden Avrupa’nın tesiri varken; Osmanlı Devleti’nin de toplumsal boyutta yenilgiye mahâl verecek bir kırılması vardı. Balkan Devletleri ayaklandığında Osmanlı Türkleri bu çeteleri hesaba bile almamış; bunlara karşı Balkan savaşları patlak vermeden evvel devlet eliyle bir ciddi politika yürütülememiştir. Nihâyetinde gönlümüzde teessürünün izlerini her daim bırakan ve bilmem kaç küsûr yüzyıllık Türk toprağı olan Balkan topraklarımızın elden çıkışını hazin hazin izler olmuştuk.

Yukarıda Osmanlı Devleti döneminde Balkanlarda karşımıza çıkan ve büyük ehemmiyeti ihtiva eden menfûr azınlık hadiselerini beyân ettik. Yine Osmanlı Devleti’nin son döneminde de Ermeniler ve Kürtler gibi azınlık isyanlarının baş gösterdiğini belirterek; üzerinde tefekkür ettiğimiz meseleyi ana nüvesine bağlamalıyız.  Osmanlı Devleti’nin ardından onun tevarüsü olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti de kendi bünyesinde Osmanlı Devleti’nin yaşadığı azınlık meselesiyle karşı  karşıya kalacaktı ve netice âmilinde kaldı da. Buraya kadar ki yüzeysel süreç hakkında kısaca bahsettik; bilâhare şimdi günümüz esas meselesine doğrudan bir giriş yapmalıyız.

Uzun uzadıya ülkemizde Türk’ten gayrı bilmem kaç tane sayılan ve hatta hızını alamayanlar tarafından bakliyat türlerinin yani nohut, mercimek ve sairin dahi etnik unsur olarak sayıldığı etnik çeşitlilikten bahsetmek yerine, doğrudan Kürtlerle ilgili düşüncelerimizi aktaralım. Cumhuriyetin ilk yıllarında Kürt Teali Cemiyeti ve ardından muhtelif din tabanlı terörist gruplara liderlik eden Şeyh Sait, Said Rıza gibi zevatlarla başlayan isyanlar, günümüze kadar gelmiştir. O yıllarda Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerimiz Türkmen nufüs ağırlıklı iken, devletimizin o bölgedeki her anlamda kuvvetinin zayıflamasına bağlı olarak ve ayrıca tam tersine işleyen bir asimilasyon sürecinde Kürt nüfus ağırlıklı hale gelmiş; bir göbek öncesi Türkmen iken, sonrası Kürtleşen ve dahi radikalleşen bir demografik  yapı kendini göstermiştir.

Türkiye’nin aleyhine ve düşmanlarının lehine tahakkuk eden bu vakıa neticesinde, Minorsky’i gibi (ilim adamından ziyâde Rus devleti tarafından görevlendirilmiş bir memur vasfını ona daha çok yakıştırmaktayız,) araştırmacılar tarafından bir kavimden bir millet yaratılmıştır. Bununla da yetinilmeyip milliyetçiliğin her merhalesi oluşturulmuştur.   İlkci yaklaşımdan tutun da, etno- sembolcülük yaklaşımına kadar her alanda Kürt milliyetçiliğinin milletleşme merhalesi tamamlanmış ve Kürtleşen yoğun nüfusa dışarıdan ithal kürt milliyetçiliği aşılanmıştır. Mehdi Halıcı, bir başka isim ile Cemşid Bender gibi zevatlarca uydurma bir Kürt tarihi yazılmış ve sapıtmakta çığır açılarak Sümerlerin bile medeniyeti onlardan öğrendiği bir Kürt tarihi oluşturulmuş; Fars mitolojisinden kırma mitsel ve dilsel verilerle de desteklenmiştir. Vaziyet bununla da kalmayarak, hâlâ aşırı iddialarla ve sapkınlıklarla bir Kürt tarihi yazılmaya devam edilmektedir. Bilhassa da ülkemizde bizzat devletimizin üniversitelerinde ilim adı altında bu uydurma süreci hızla devam ettirilmekte ve Kürtlerle ilgili yapılmış bazı sempozyum ve çalışmalarda sarahaten propagandalar yapılmış/yapılmaktadır. Peki Kürtlerle ilgili cumhuriyet çağında neler yaptık; ne gibi araştırmalar sunduk, gibi soruların cevabını yukarıda belli belirsiz verdik aslında. Eğer biz yeteri kadar çalışmalar yapmış olsa idik, böyle sapkınlıklar ortaya çıkar mıydı? Tabi ki hayır! Ülkemizde siyasetle iç içe geçen; muvazenesini ve önemini daha da kaybeden tarih disiplini içerisinde bazı çalışmaların yapıldığını söyleyelim. Peki ya nasıl yapıldı bu çalışmalar? Öncelikle Türk- İslâm sentezi doğrultusunda ilerleyen bir Kürt tarihi araştırmasında, bilimsel veriler arka plana atılarak, Kürtlerin Türk olduğu iddia edilmiş; böylelikle Kürt sorununun önüne geçileceği düşünülmüştür. Âdeta anokranizm de yapılarak, tarihteki Kürt boyu ile bugün kendilerini Kurmançi olarak tanımlayan ve dilleri Farsça’dan bozma olarak 9-10. Yüzyıl Arap kaynaklarında ön Asya’da ve Ermeniyye bölgesi civarında yaşadığı belirtilen bugünkü Kürtler karıştırılmıştır. Radikal Kürtçüler ve Solcular tarafından ise Kürt tarihi baştan yazılmış; yazıldığı gibi de kalmayarak bilimsel veriler katledilip, üzerine abartılarla bezenmiş sayfa sayfa kitaplar ortaya konulmuştur. Bu eserlerden bazılarında Kürtlerin Türklerden eski bir millet olduğu ve Milliyetçilik düşüncesinde bile Türklerden daha kadim köklere sahip oldukları iddia edilmiştir. Temelleri ise Ahmedî Hanî’nin Mem-û Zîn eserine dayandırılmış; bu esere bağlı olarak da özgün bir Kürt Milli edebiyatının zirvesinin yaşanıldığı belirtilmiştir. Halbuki Mem-û Zîn’in Genceli Nizamî’den etkilenilerek kaleme alındığı ve böylelikle özgün Kürt milli edebiyatı hayallerinin de suya düşeceği hiç düşünülmemiştir.  Belirli bir noktadan sonra bizim için maskaralığa dönüşen ve ciddiye almadığımız bu iddialar yankı bulmuş ve milletin kökenleri saptanarak, milliyetçiliğinde filizleri ekilmiştir.

Kangrenleri daha küçücük yara iken pek ciddiye almamayı huy edinen milletimiz, bugünkü meseleye dair de aynı hassasiyetle devam etmektedir. Bunca asılsız iddia ve yaratılmaya çalışılan bir milletin yankıları somut olarak kendini gösteriyor ve bir kavim, bir ulus devletin sınırlarında milletleşme sürecini dil, kültür, edebiyat gibi aşamalarla tamamlamakta muktedir olmaya devam ediyor. Bir ulus devlet içerisinde iki milletin barınmayacağını tarih ilmi bize göstermektedir. Vaziyet böyle iken hamasetin ardına saklanılacak sıra değil; oturup, adam akıllı politikaların güdüleceği zamandır. Hele ki devletimize hizmetten kaçınmayan ve ona bağlılığını her anlamda gösteren etnik unsurlar, devletin önemli bir parçası sayılmalı ve tahkir edilmemelidirler. Son seçim sonuçlarınca ülkemizin varlığına içerden kasteden siyasi grubun da varlığı sayısal olarak tebellür etmiştir.  Aynı zamanda ülkemizde Kürtçülük hareketinin görünürde birbirine zıt olan Radikal Sol ve Radikal İslâmcılar tarafından güçlü bir şekilde desteklendiği de aşikârdır. Hatta İslâmcılık bağırsağının tablet florası olarak Kürtçülük karşımıza çıkmaktadır.

Dikkat edilmesi gerekilen ve üzerinde tefekkür edilmesinin farz olduğu bir konu da şudur: gözlerimizi Doğu’ya dikip, Güney ve Doğu Anadolu elden çıkacak yaygarasına takılırken, ülkemizin Batısında oluşmaya başlayan Kürt Burjuvazisi ve Türk ticaret ağına paralel olarak gelişen Kürt ticaret ağı…

Sözlerimizi toparlayacak olur isek; ilk olarak devletimizin yanında olan her ne etnik kökenden insan varsa onun  yanındayız; koruyup kollamaya da her zaman razıyız! Zirâ aksinde, şiddetle karşısındayız. İkinci olarak bazı hususlarda erken davranmalı; meseleler ciddiye alınmalıdır.
                                                                                      …



 

Bu kategorideki Makalelerden