11 Ağustos 2022

serebrenica.jpg

2006 Potocari Şehidliği

Ayşe SAMİHA


Mahşer günü bütün bedenlerin yerden doğrulup hep bir istikamete yöneleceği vakit Srebrenica’da o nasil bir mahşer olacak! Yüzlerce kişinin birden gömüldüğü toplu mezarlar, el, kol, kafa, gövde farklı yerlerden doğrulup koşarcasına diğer yarısını nasıl bulacak?! Srebrenica öyle bir mahşer tablosu çiziyor ki gözlerimizin önüne; vatan şairimizin dizelerindeki “Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden nâ-şım!” cümlesi bütün ihtişamı ile karşınıza çıkıveriyor. İşte bu hassasiyet ve düşüncelerle, bastığımız toprağın sadece toprak olmadığını bilerek ve onu adeta incitmemek için yavaş adımlarla yürüyerek girdik Srebrenica’ya bir 2006 Temmuz’unda... Sabah’ın ilk ışıkları ile bizi götürecek olan otobüsümüzde çoktan yer almıştık ve Saraybosna’dan 50 otobüs konvoyu ile yola çıktık... Yüreklerde hüzün, gözler kısık ve buğulu; tıpkı o gün yağmaya çalışan ama bir türlü yağamayan yağmur gibi... Hanımlar icin beyaz örtüleri takılmasına karar verilmişti şehidleri temsilen ve onların aziz hatırasına. Ve bembeyaz örtülerimizle yola koyulduk... Bu dünyadan edediyete çok seneler önce göçmüş, vatanı için, sadece müslüman olduğu için canları alınmış bu mübarek insanları son defa uğurlamak belki de vefanın tebessümüne yol açan bir yürek yolculuğu oldu Srebrenica’ya yolculuğumuz...

Potocari Şehidliği’ne geldiğimizde beklenmedik bir merasim havasında karşılanmıştık; uzun boylu, esmer, yüzleri sert çizgi halinde, tam takım üniformaları ve ellerinde kalaşnikoflarını havaya doğrultmuş, başları havada Sırp askerlerinin sıralandığı dar bir yoldan girdik şehidliğe... Korkmadım, sadece ürperdim bu sert çizgi halindeki esmer yüzlerden... Dimdik yürüdük geçtik aralarından ve şehidliğe vardık. Her yer insan, beyaz örtülü hanımlar, Türk bayrakları, Bosna bayrakları, çiçekler, çesitli ülkelerden on binlerce insan... Her bir yürekte hüzün!... Şehidlere, “biz sizler için buradayız” dercesine oradaydı insanlar ve bayraklar bu mahşer kalabalığınıda.

Artık girişteki ürpertimiz yerini sabahki duyduğumuz burukluğa bıraktmıştı... Çünki tekbirler ve dualar ile şehidleri anma programı başlamıştı... Program başlar başlamaz dağlardan gelen kalaşnikof sesleri ile tekrar irkildik... Ta taaaa taaa taaaaaaaa!

“Bu nedir?” dedim arkdaşıma.

“Göz dağı vermeye çalışıyorlar” dedi...

Sırplar hal dillerince; “biz burdayız!” mesajlarını veriyorlardı...

Ama dualar, bayraklar, yaşlı gözler ve de hiç unutamadığım elden ele geçerek çok önceden hazırlanmış mezarlarına ulaştırılan yeşil örtüye sarılı şehidler... ve ardı arkası kesilmeksizin okunan numaralar ve isimler... Kimisi 17 yaşında, kimisi 37, kimisi 47, Ömeroviç’ler, Türkoviç’ler ve niceleri... Her şehidin bir numarası vardı, ve titreyen ellerinde o numaraya bakarak şehidini arayan yaşlı gözler, yürekler vardı... Bütün gün yağmaya çalışan ve bir anda boşalan yağmur ile yaşananlara hürmeten gözyaşlarımız yıkadı Srebrenica’yı o gün...

Yürekler ağır, başlar mahzun otobüslerde yerimizi aldık ve Saraybosna’ya doğru yola çıktık. Bir ara hafızamdan belki de bir ömür boyu silinmeyecek olan görüntü ile irkildim... 7-8 yaşlarında Sırp çocukları otobüs penceresinden bakanlara elleriyle boyunlarını işaret ederek “sizi böyle yapacağız” manasında işaret dilleri ile hallerini tercüme ettiler... bir kaç ufak çocuk!... Dağlar arasında sıkışıp kalmış, ufacık bir yerleşim yeri olan Srebrenica’lı Sırp çocuklar bize “sizi keseceğiz” işareti yapmışlardı... Dağlarla çevrili Saraybosna geldi aklıma o an ve ecdadımızın kurduğu medeniyet; hanlar, çarşılar, camiler; Mostar, Gâzi Begova Camii, Çarşiski camii, Başçarşija’da orta yerin bekçisi koca Sebil, yedi kardeşler ve daha niceleri geçti gözümün önünden... Medeniyet!... ve yine bir ses ile, otobüste olduğumu hatırlatan bir ses ile irkildim. “Ne oldu?” “Sırplar bizim otobüsümüze yol vermiyor” dedi arkadaşım... Otobüsümüzün camına taş atılmıştı… Çare olarak uzun yoldan döndü o gün şoförümüz. Yorgunluğumuzun üzerine, bir türlü bitip tükenmek bilmeyen uzun yol...

O gün 534 şehidimizi dualarla, tekbirlerle defnettik, Srebenica’da... Allah, hiç bir millete, bir daha böyle acı göstermesin, şehidlerimizin ruhları şâd olsun...

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: