Güncel Yazılar

Ayşe SAMİHA

Tetka Jasmina, bahçenin tahta kapısını usulca sürgüledi. Gittikçe kararan havanın sessizliğinde göğe baktı... Yıldızlar seneler evvelinden ona göz kırpıyor gibi yanıp sönüyorlardı. Kocası Gospodin Amir, yıllar yılı aynı yastığa baş koyduğu yiğidi, Skakavaç'ın aşağılarında Müslüman Alifakovac mezarlığında sonsuzlukla buluşmuştu seneler evvel... Bumburuşuk ellerine, evlendiği günden beri hiç çıkarmadığı nikâh hâtırasına baktı... Uzayan gecenin sessizliğinde geçmişe âşina yüzleri özlerken kim derdi ki yılların bolluk-bereketi eksik olmayan bu eve ve bu güzel ülkeye kara bulutlar çökecek, keskin nişancılarla çepeçevre sarılacaklardı! Bir ân kendi kendine: “İdemo spavati! Haydi bre, uyu!” dedi... Usulca bahçeden ahşap evine doğru yollandı. Saraybosna'nın merkezinden uzakta, pek uzaktaki tepeler üzerindeki bu küçük evde akşam olmak üzere iken etraftaki tek komşusu olan bir başka evde de bir türlü uyumayan bebekler mütemadiyen ağlıyor, sanki ertesi gün olacak felâketi haber almışçasına veryansın ediyorlardı. Majka Şefika yorulmuştu, bir türlü uyumadılar... Akşamın dinginliğine eşlik etmemek olmaz, bir süre uyumamak için inat etseler de işte ikizler gecenin bu sessizliğine teslim oldular, tatlı tatlı uykularına daldılar, tıpkı çok aşağılarda sessizce akıp giden Mlijeka nehri gibi...

Ertesi güne serin bir hava ile başladı Tetka Jasmina... Aylardan Nisan olsa da, sabahları ürpertiyordu bu serinlik insanı... Mis gibi dağ havasını içine çekip her zamanki gibi geniş avluyu süpürdü, çiçek açan elma ağacına baktı, bir ineğini sağdı, sütünden komşunun ikizlerine götürmezse rahat etmezdi:

“Sabah şerif hayrola Şerifa Hanım”

“Buyrum, buyrum, sabah şerif hayrola Tetka. Dobrodošli, haydi buyrum, sabah kahvesi yaptım.”

Kahve de sorulur mu, elbette güne tıpkı Gospodin Amir’in hayatta olduğu o gençlik günlerindeki gibi Boşnak kahvesi eşliğinde hoş beş ederek başlamalıydı. O zamanlar Amir Beg daha uyanmadan kahveyi bir çırpıda hazır eder, Türk lokumunu da sevdiği gibi çifter koyardı yanına… Heyy gidi günler, hey!

***

Tetka Jasmina ve Şerifa Hanım sabah kahveleri eşliğinde sohbet ede dursunlar öteden beri karışmakta olan eski Yugoslavya kaynar kazan hâlinde idi. Onlar bu dağ evlerinde, Saraybosna’dan pek uzakta olan bitenden bîhaber, Sırpların kendilerine sonradan Müslüman edilmiş Sırplar deyip büyük Sırbistan hayâlleri kurduklarını bilmiyorlardı. Kezâ Hırvatlar da onlara Müslüman olmuş Hırvatlar gözüyle bakıyordu. Son yıllarda bu bakış iyice belirginleşmiş, sivrilmişti. İşte bu komşuluklar yıllardan beri sürüp giderken rahmetli Alija dağılan eski Yugoslavya parlamentosunda Karadzic’in savurduğu tehditlere göğsünü gererek Boşnakların hakkını savunuyor, gerektiğinde Boşnakların kendilerini koruyacak güçleri olduğunu söylüyordu. Bütün dünya izledi bu konuşmayı daha sonra, bütün dünya gördü Karadziç tarafından savrulan tehditlerin ardından olanları…

Sırpların büyük Sırbistan hayâli misli ile artarak büyürken kim derdi ki bir 5 Nisan günü, bir barış mitingi esnasında Boşnak bir üniversite öğrencisi, Suada Dilberoviç, Vrbanja Köprüsü’nde keskin Sırp nişancılarının hedefinde oracıkta can verecek ve köprü üzeri kana bulanacaktı!

Ve kim derdi ki bu ilk ateş ile güzelim Saraybosna, yıllar boyunca ateş çemberinde kalacak, giriş çıkışlar kapanacak, yiyecek ve su tükenecek, Başçarşıya ve Ferhâdiye acı siren sesleri ile çalan polis arabalarıyla dolacak ve insanlar hep kaçışacak; tüm bu hengâmeye son Osmanlı kalesi Bjela Tabija, Kurşunlu Medrese, Gâzi Hüsrev Bey Camii, Katedrala Srca Sosoca, Ali Paşina Camii ve bakırcılar çarşısının Arnavut kaldırımlı taşları hep şâhit olacak; tüm bu hengâmeye Sırp keskin nişancıları su ve yiyecek beklemekte olan mâsum insanları hedeflerine oturtarak eşlik edecekti. Ve bir gün Pazar yerine bombalar yağacak, mâsum insanların bedenleri kan gölünde kalacaktı… Kötü bir rüyanın hayra yorulmaya çalışılması gibi, bütün gidişat ne yazık ki ateş hattıydı… Güller açıyordu bombaların düştüğü yerlerde, Saraybosna’nın Gülü –“ruža Sarajeva” diyorlar bugün ya da “Rose of Sarajevo”- ama hepsi de kopan canlardan dökülen kanlardan açan güller…

Bu hengâme yetmiyormuş gibi aziz pederleri Bartelemeo da Karadzic’in tehditkâr tutumunun yanı başında yer alarak, onu, “Hz. İsa’nın en seçkin evlâtlarından biri” olarak ilân edecek ve ona 900 yıllık şövalye nişanı ve Aziz Dionusius’un yüksek mertebesi ile onore edecekti. Artık Müslüman kanı akıtmanın bütün yolları açılacak, Sırplar kendilerini, Tanrı tarafından seçilmiş özel bir topluluk ve Batı Ortodoks Kilisesi’nin koruyucusu ilân edecektiler. Müslüman Boşnakların öldürülmesi için pek onurlu sebepleri olacaktı artık!

Avrupa’nın orta yerinde yaşanacak bir felâket öncesi, “Sâkin ve mutlu bir hayat yaşıyorduk” diyor Amina. “Savaş çıktığında ilk kurşunu komşumuz attı. O zamanlar çocuktum. Okula giderken on dakikalık mesafe bir saate çıkıyordu, keskin nişancılardan saklanarak gidiyorduk. Okuma yazmayı öğrenmeden önce hayatta kalmayı öğrenmeliydik. Okula giderken zig zaglar çizerek, koşarak, yolumuzu uzatarak gidiyorduk. Oyuncaklarımız ip, top, bebekler yerine kurşun parçaları idi…”

Düzenli bir ordusu olan Sırplar, keskin nişancılarla çevirmişlerdi Saraybosna’yı. O günlerde mahalle aralarında derme çatma kurulan Müslüman milis kuvvetler Sırplarla karıştırılmamak için yeşil bere takarlardı. İşte 18 yaşındaki Haris; Amina’nın kardeşi, yeşil berelilerdendir yâni Boşnak milis. Haris ve arkadaşları kuşatma altındaki Saraybona’ya un, şeker gibi temel gıda maddelerini getirmekle yükümlüydüler.

O akşam küçük Amina, anne-babasıyla aile dostlarının evine gider. Elektrik yok, kalın koyu renkli perdeler ile kapalı pencereler ile etraf zifiri karanlık, evde insan var mı, yok mu, belli değil. Elbette böylesi onlar için daha iyiydi. Amina ve arkadaşları yerde küçük bir mumun ışığında oyun oynuyorlardı. Oyunlarını büyük bir patlama kesti. Bomba çok yakına düşmüştü. Annesi Amina’yı kucaklayıp garaja koştu. Çok korkmuşlardı.

“Herkes bombanın nereye düşmüş olabileceğini konuşurken babamı gördüm o ânda… Dizlerinin üzerinde, o karanlıkta, yolun orta yerinde ellerini havaya kaldırmış! ‘Haris yok artık!’ dedi… Sağır olmuştum sanki… ‘Haris yok artık!’ sesi kulaklarımda çınlıyordu… Başka bir şey duymuyordum…”

Savaş başlayalı üç yıl olmuştu… Keskin nişancılarla, susuz, gıdâsız yaşamaya alışmak için uzun ve soğuk kış günleri ve geceleri… İnsan aç iken daha çok üşüyormuş… Çocuklar için, büyükler için bir umut ışığı var mıydı bu dünya’da? Avrupa derin bir kış uykusunda idi, kimselerden ses gelmedi…

1993 yılında kuşatma altındaki Saraybosna’ya yiyecek, ilâç ve silâh sokmak amacıyla bir umut tüneli kazılır. Rahmetli Alija eliyle açılışı olur bu tünelin, umuda yolculuğun kapısı olur daha sonra… 300 bin insan bu tünel yolu ile Saraybosna dışına çıkmaya muvaffak olur, 300 bin kadın, çocuk, yaşlı kurtuluşa erer bu tünelden… Keskin nişancılara hedef olmaktan kurtulurlar…

Amina ve ailesi için de tek umut kapsıdır bu tünel… “Karanlığa doğru, dünyanın karnına doğru bir yürüyüş gibiydi,” diyor Amina. Karanlığa doğru bitmeyen bir yolculuğa çıkarlar…

Umut tüneli her gün yiyecek ve erzak ulaştırdığı Saraybosna’ya ümit olur. Olur ammâ Tetka Jasmina dağ evinde bir başına kalmıştır. Şerifa Hanım ikizleri ile çoktan ayrılmıştır o dağ evinden. Tetka Jasmina’nın tek yoldaşı ineciği de ölmüştür… Herkes, tüm tanıdıkları unutmuştu onu, hatta Sırplar bile onun canını almayı unutmuşlardı…

Savaşın sonları idi… Biblioteka, Millî Kütüphane’deki el yazması binlerce eser Sırplar tarafından yakılıp kül edileli çok olmuştu… Kıymışlardı on binlerce esere, yok etmişlerdi… İşte karlı, buzlu çetin bir kış günü Saraybosna’nın çellisti Vedran ekmek kuyruğundaki 22 masum insanın bombalarla öldürülmesini protesto etmek için çellosunu alıp Biblioteka’nın ta ortasında, yıkık dökük duvarlar içinde ve sniper ateşi altında tam 22 gün boyunca çalmıştı çellosunu, gözyaşları içinde…

Gün olur, devran döner derler… Öyle de olur ve yeni baharlar açar Bosna’nın dağlarında. Türk’ün ülküsü, gittiği yeri güzelleştirmesinde, mazluma yardım etmesinde bulur ruhunu, tıpkı Bosna’ya en zor günlerinde Bosna’ya omuz veren Türk askeri gibi…

“Demez taş, kaya, yürürüz yaya… Türk’üz, gideriz Kızılelma’ya.”*

O gün Kızılelma Bosna idi ve işte bir kara kış günü Bosna’ya ulaşan Türk birlikleri orada yardıma muhtaç ailelere yardıma koşmuşlardı cansiperâne. Vefâlı Türk askeri, kimlere, hangi köylere ve evlere yardım yapılacak bilgisine vâkıf olarak gerekli hanelere yardım ediyorlardı. Türkiye’den paketlenmiş yardım malzemeleri ile bir dağ köyüne gelir Türk askerimiz. İşte tam burada, tıpkı Karadeniz dağ köyleri gibi dağınık olan dağ evlerine tek tek yardım ulaştırır. Ulaştırırlar ammâ köyün ileri gelenlerinden biri der ki:

“Tamam burada yardımınızı yaptınız, ama tepede bir evde yaşlı bir teyzemiz var, bu teyzeyi yardım listesine eklemeyi unutmuşuz, ona da bir yardım götürebilir misiniz?”

“Tamam!” der Türk askerimiz, ancak o eve gidecek yol yoktur. Yerde dize kadar kar olduğu halde iki Türk subayları yardım kutularını omuzlarına vurur ve karlara bata çıka o evi bulurlar, kapıyı çalarlar. Kimsesiz, yaşlı bir kadın açar kapıyı. Yiyeceği ve suyu çoktan tükenmiştir… Çâresizce neyi beklediğini bilmeden beklemektedir bir başına… Türk askerinin omuzlarındaki kutuları görünce;

“Türk müsünüz?” der. Onlar da; “Evet teyze, Türk’üz!” deyince yaşlı teyzem:

 “Geleceğinizi biliyordum,” der. Haçlı Avrupa’nın göbeğinde Türk’e ezelden dosttur Boşnak teyzem ve bilir Türk askerinin geleceğini… Türk beklenendir…

Hürriyetin ve kahramanlığın şairi Ahmet Cevad Bey’de Türkiye’yi bütün dünya Türkleri için kurtarıcı olarak görmüyor muydu satırlarında;

“Ayrı düşmüş dost elinden,
Yıllar var ki çarpar sînen...
Vefalıdır geldi, giden,
Yol ver Türk’ün bayrağına.
İnciler dök, gel yoluna,
Sırmalar serp sağ soluna,
Fırtınalar dursun yana,
Selâm Türk’ün bayrağına!”

Bu satırları duyarken, Boşnak teyzemin yaşlı gözleri gelip duruyveriyor gözlerimizin önünde… Kimbilir, belki de tetka Jasmina bu yaşlı teyzem idi…

***

Her son gibi sniper ve bomba seslerinin de sonu gelir… Savaş sonrası güzelim Bosna tepelerinde gelin misâli bembeyaz şehitlikler sıra sıra yattıkları yerlerden Bosna’ya gelen ziyaretçilerini sessiz sedâsız karşılarlar… Olur da bu tepelere, dağlara dolaşmaya çıkarsanız sizi; “Pazi!”; “Dikkat, mayın!” levhaları karşılar ve tırmandıkça Saraybosna’nın evleri giderek ardınızda küçülür, görünmez olurlar… Aylardan Nisan da olsa bu dağlarda mutlaka kar bulunur. Kar bulunur da kardelenler açmaz mı? Açar elbet, ziyaretçilerine “merhaba” dercesine karın içinden başlarını uzatırlar pırıl pırıl güneşte. Yolda düzlükler, şelâleler, ağaçlıklar ve ara ara tek tük karşınıza çıkan bahçeli köy evleri görürsünüz.

Bir bahar günü, Bosna dağlarında; Skakavac yolunda yürüyüş yaptığımız bir gün, benim de karşıma bir yaşlı Boşnak teyzem çıktı… Türk olduğumuzu öğrenince avluda bir çırpıda kaybolup o hızla eteğine toplamış olduğu elmaları bize heyecanla ikram etti… Gözleri pırıl pırıl bu teyzem; “Savaşta bizim evimizi Türk askerleri korudu” dedi, minnettardı teyzem… Gülümsedik, sarılıştık oracıkta… “Allah’a imanet tetka” deyip yolumuza devam ettik… sessiz, huzurlu…

Nice baharlar gördü Bosna, savaşın ardından… nice kardelenler açtı bağrında, dağlarında. Şimdi aylardan Temmuz, ve bu hazan mevsiminde, Bosna şehidlerini, Srebrenica canlarını anma zamanında bağrımız hep Bosna oluyor, dağlanıyor Bosna’nın bağrı yanık hikâyeleriyle…

Bu yemşeyil bahar mevsimi sanki kalplerimize sevdalinkalar söylüyor derinden… ve biz yürüyoruz dağ, taş yaya, bugün Skakavaç yolunda, Boşnak teyzemin ikram ettiği elmalar elimizde, etrafımızda kardelenler, dilimizde bir yanık sevdâ türküsü…

            “Bana doğru bak, Anadolu kızı,

Sevdâm olur musun?

            Hey Anadolu kızı,

Yârim olur musun?

            Sana söyleyeyim sevdalinke,

Şarkı söyleyecek şarkılar

Sana söyleyeyim sevdalinke

Şarkı söyleyecek şarkılar…”

10.07.2018

Singapore

________________________ 

*Ziya Gökalp

Boşnakça kelimeler:

Tetka: Teyze

Gospodin: Bay

Dobrodošli: Hoşgeldiniz

Buyrum: Buyrun

Allah’a imanet: Allah’a emânet olun

Sevdalinka: Bosna sevdâ türküsü

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18676127