4 Ekim 2022

Turgut GÜLER

Şânlı Fâtih’in bahtsız oğlu Cem, kısa ve tirajik hayâtına pek çok romana bedel bir ameller yekûnu sığdırmıştır. Onun, Anadolu coğrafyasından Orta Doğu, Afrika, Akdeniz ve Avrupa’ya uzanan serencâmı, aynı zamânda insânî hislenişlerin cilâladığı ayna görünüşündedir.

Cem Sultan aynasında görülenler arasında Oğuz Hân, müstesnâ bir kıvılcımın adıdır. Yanması ile sönmesi âdetâ yan yana duran bu kıvılcım, Cem’in oğludur. Osmanlı Hânedânı için fevkalâde mânâlar sipâriş eden Oğuz Hân, babasının Avrupa’da dolaştırıldığı günlerde, henüz üç yaşındayken kirişle boğdurulmak sûretiyle öldürülür. Normâl ölçülerin üzerinde şâir olan Cem, bu, mâsûmiyete kıyan haberi aldığında, edebiyâtımızın en içli “hıçkırık” şiirlerinden birini kaleme alır:

“Ağlamaktan ol ciğer-gûşem firâkından müdâm,

Kâre kâre kanlara boyandı bahristân felek...

Başıma karanuluk etdin Cihân aydınlığı,

Kâre yüzlü, kâre bulutlu per-i bârân felek...

Bir kılına verseler vermezdim Oğuz Hân’ımın,

Genc-i Kârun ile bin milket-i Osmân Felek...

Sînemi çâk eyle cânım hâk ü gönlüm derd-nâk,

Çünki Oğuz Hân’ım oldu hâk ile yeksân felek...

Âh u vâveylâ dirîg u hasret ü sad derd ü âh,

Kim Oğuz Hân’ım dahî görmeğe yok imkân felek...”

Siyâsî ikbâlin süslediği iştâhların, ihtirâsların ne kadar mânasız ve de lüzûmsuz olduğunu, bu şiirdeki:

“Bir kılına verseler vermezdim Oğuz Hân’ımın,

Genc-i Kârun ile bin milket-i Osmân felek...”

beyti, ne güzel anlatyor, Ama iş işten geçtikten ve Oğuz Hân’a kıyıldıktan sonra.

Keşke, Cem Sultan’la ilgili olarak bildiklerimiz öyle olmasaydı. Keşke, hâdiselerin cereyân tarzı, son noktayı orada ve öyle koymasaydı. Lâkin suyu tersine çevirme imkânımız yok.

Cem’in oğlu Oğuz Hân, diğer taraftan Fâtih Sultan Mehmed’in de torunu. Fâtih gibi bir şuûr yıldızına, Oğuz Hân ismindeki torun, ne kadar yakışıyor. Bakışı derinleştirirsek, çiçek bahçesine Yavuz da girer. Oğuz Hân, Yavuz’un amcaoğlu.

Zamân zamân Osmanlı’ya Türklük bühtânı savuranlar, Söğüt’de açan bu Ötüken goncasını hiç hesâba katmazlar. “Tevârih-i Âl-i Osman”larda çıkarılan soy ağaçları, Ertuğrul Gâzî’den Oğuz Kağan’a, oradan Yâfes Bin Nûh’a boş yere uzanmamıştır.

Elbette, altı asrı aşan bir devlet ömründe, elmanın içine kurt girdiği olmuştur. Bu, insanoğlunun görüp geçirdiği bütün siyâsî teşkilâtlar için, kaçınılmaz bir durumdur. Lâkin Osmanlı Hânedânı’nın Türklük şuûru, emsâline timsâl olacak derecede canlı ve diridir.

Cem Sultân’ın şiire döktüğü gözyaşları, Orta Asya’dan küçük Asya’ya taşıdığımız hasletleri besliyor. Bilginin, müsbet tavrın yol göstericiliğinde yapılacak bir târîh seyâhati, Türk milletinin “Oğuz”ca yaşadığı mekânı ve zamânı ekrana yansıtacaktır.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: