2 Aralık 2022

Turgut GÜLER

Zümer Sûresi’nde geçen: “De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[1] ilâhi suâli, en çok bugünlerde tekrârlanmalıdır. Şânlı Fâtih’in bahtsız oğlu Cem’in boğazına düğümlenen hıçkırıktan şiire akseden elem, bizim kültür aklığımız olarak ter ü tâze duruyor. Geriye, bu aklığı ifâde edecek ak Türkçe kalıyor.

 Türkçe ecel terleri dökmektedir. Belki, târîhinin hiçbir döneminde olmadığı kadar, Türkçenin başı derttedir. Yanlışı, hatâyı, eksiği akademik unvanlı boyalarla meşrûlaştırmak, olsa olsa Türkiye’deki dil mesâîsinde görülebilir.

“Zâtürree”, herkesin mâlûmu bir hastalığın, Arapçadan alınma adı. Batı dillerinde “Pnömoni” diye biliniyor. Türkçenin uzatma ve inceltme kaabiliyetini kurutmaya niyetli bir kasıt ehli, TDK’nın hem sözlüğünde, hem de imlâ kılavuzunda bu ismi tek “e” ile “zatürre” şeklinde takdîm etmiş.

Söyler misiniz? Arapça bir kelimeyi değiştirmeye, onun bir harfini yok saymaya kim, nasıl ehliyet veriyor? Bahsedilen kelime, meselâ İngilizce olsaydı, o zamân da böyle davranabilecekler miydi? İlmî duruş, akademik anlayış bunun neresinde?

“Ahlâk”daki “şapka” işâretini kaldıran idrâk, “mekân” ve “imkân”da bırakmış. Neye göre böyle yapılmış? Bilen varsa söylesin... Buradaki en önemli hedefin, bir dil anarşisi olduğunu, görmemek mümkün değil. “Konsept”li, “konsensüs”lü, “rantabl”lı lâf salataları millî soframıza konuldukça ve bunun “modernlik” demek olduğuna inanıldıkça, kimse kalkıp da “Zâtürree”nin harf kurbân edişinin hiç, ama hiç farkında olmaz.

Maalesef, bugün duru Türkçe mâzîye gömüldü. Kuru Türkçenin varlığı da şüpheli. Çünkü “kuru” da olsa Türkçe ifâde duyan kulaklarımızı bahtiyâr addedeceğiz. Ne yazık ki, “kurutulmuş” Türkçe, dokunanın elinde kalıyor. Çatır çatır, kütür kütür ufalanıyor.

Cesâretin ilme dayananı makbûldür. Gel gör ki, memleketimizin son zamânlardaki “cesur” tiplerinin karakter tahlîli, “cehâlet”i zemîne oturtuyor. İlmin olmadığı yerde “Molla Kâsım”lar cirit atar. Koca şâir boşuna mı:

“Yûnus Emre bu sözü eğri-büğrü söyleme,

Seni sîgaya çeker bir Molla Kâsım gelir.”     

diye kendine nizâm vermiş? Yûnus’un dost bahçesindeki cümle bülbülleri dile gelse, tâkati kesilmiş Türkçeyi görseler. İmparatorluk dili Türkçenin, klân dili derekesine bile uzak duruşuna, dokunaklı ağıtlar düzseler...

[1] “Kul hel yestevillezîne ya’lemûne vellezîne lâ ya’lemûn.” –Zümer Sûresi, 9. âyetten

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: