Güncel Yazılar

Mehmet MAKSUDOĞLU

Amerika’nın veya Avrupa’nın, bizimle uğraşması, başka hiçbir ülke ile uğraşmasına benzemez; bizi, Batı medeniyetine potansiyel TEK rakib olarak gördükleri için bize karşı, diğer ülkelerin hepsinden farklı davranmaktadırlar.

Târih bilgisinden ve târih bilincinden yoksul diplomalımız  -hangi şatafatlı ünvânları taşıyor olursa olsun-  bu cümlemizde abartma var zannetme gafletindedir. Son ikiyüz yıllık kültür istilâsı ürünü bu tip zavallıya bu gerçeği anlatabilmek çok zordur; ciltlerle kitap kâr etmez, önce kafasındaki bilgi zannettiği kültür emperyalizmi ürünü muhtevanın boşaltılması gerekir ki, gerçeklere yer açılsın.

Hükmettiği ülkelerde güneş batmayan, yâni, dünyanın birçok yerini sömürgesi hâline getirmiş olan İngiltere’de, işçinin ortalama ömrü 35 yıl idi. Altta kalanın canı böyle çıkıyordu; zekât yoktu! (Boş yere ’İslâm, en büyük nîmettir’ demiyoruz.) Osmanlı’da ise, yolda kalmış göçmen kuşlar için bile vakıf vardı. Evlenecek yoksul kızlar için cihaz (çeyiz) vakıfları vardı. Çeşmeden su getirirken testisi kırılan çocuklar için testi vakfı vardı; testisi kırılan çocuk, testi parçalarını vakfa götürüp yeni bir testi alır, evdekilerden azar işitmezdi. Aç kalan vahşî hayvanları için vakıf vardı; böylece, insanlara saldırması, zarar vermesi de önleniyordu.

Evet, ülkelerin günümüzdeki biçimlerinin oluşuna sahne olan son 1000 yılda, İslâm ve Avrupa’nın temsil ettiği Batı karşı karşıya idi. Selçuklu medeniyetinin vârisi Osmanlı karşısında Avrupa öyle bir âciz duruma düşmüştü ki, Prester John uydurmasına sığınmak zorunda kalmıştı! Bu uydurma inanca göre, İslâm ülkelerinin arkasında ortaya çıkacak olan Prester John adındaki Hristiyan kral, Avrupaya yardım edecek, Batı Hristiyanlığını kurtaracaktı! Prester John 13. Yüzyılda bir Mongol olarak tasavvur edildi. İki yüzyıl sonra, Avrupa’lılar onu Etyopya’da arayacaklardı. Bu tuhaf korku ve ümit karışımı düşünceyle Papalar, Mongollara misyonerler yolladılar. Bu yolda Marco Polo’nun misyonunu Cristoph Colomb’un devâm ettirdiği, evraklarından anlaşılmaktadır.[1]

Fransa’da, 18. Yüzyılda, Osmanlı yeniçerilerinin eski, yıpranmış cepken ve şalvarları, poturları moda idi. Asiller, ileri gelenler, bu kıyafetlere sâhip olmakla öğünürlerdi.

Avrupa’lılar, Afrika’nın güneyinden ve Amerika’nın güneyinden dolaşarak yeryüzünün birçok yerini sömürge hâline getirdiler. Sanayi devrimlerini de yaparak iyice zenginleştiler. Fakat zenginlik dağıtılmıyor, belli zümrelerin elinde toplanıyordu. Avrupa’da 1848 olayları patlak verdi. Rusya’da 1917 devrimi oldu, 20 milyon kişinin hayâtı bahasına yeni rejim yerleştirildi. Çin’de ise devrim 50 milyon insanın ölümünü birlikte getirdi. İnsan fıtratına uymayan bu rejimler tekrar kapitalizme, liberalizme döndü. Gel de Nasreddîn Hocamızı hatırlama : Hoca saz çalıyormuş, ona demişler ki : “başkaları saz çalarken parmakları oynuyor, yer değiştiriyor, senin parmakları olduğu yerde duruyor.” Hoca cevap vermiş : “onlar, benim parmaklarımın durduğu yeri arıyorlar da onun için.”

Günümüz Batı Medeniyeti, Liberalizm’den Sosyalizm’e, Komünizm’den Kapitalizm’e savrulup duruyor. Türkler ise, 1000 yıldan fazla zamandır, Kâinâtı ve Dünyâ’yı yaratıp Kur’ânı gönderen Allah’ın buyruklarına, İslâm’a uyarak, bu korkunç durumlara düşmediler. Hemen belirtelim : Orijinal Osmanlı, 1826 yılında, bitti, 1839, 1856, 1867… okullarda öğretildiği gibi çok iyi hamleler olmak şöyle dursun, ayakta kalabilmek için yapılan el yordamıyla bile değil, Avrupa’nın baskısıyla, akıl öğretmesiyle yapılan işlerdir.

Katoliklerle Protestanlar 1618-1648 yılları arasında birbirlerini yok etmek için ölesiye savaştılar. Bir ötekini yok edemeyince 1648 Westfalia andlaşmasıyla, her prensin istediği dîni seçebileceğine karar verdiler. (Biz mezhep diyorsak da kendileri, Katoliklik ve Protestanlık için dîn derler.) Parlemanto kuruldu, Kilise kanunları yerine, kanun koyma yetkisi de parlemantoya verildi. 1648 yılı, laiklik bakımından çok mühimdir.

Günümüzde Batı uygarlığı normlarının her yerde hâkim oluşu ve bu uygarlığın kökeninin Avrupa olmasından dolayı, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’yı muhatap alıyoruz. İngiltere Kraliçesi Elizabeth, 1588 yılında, İngiltereyi yutmağa hazırlanan İspanya’ya karşı, Osmanlı Sultânı Üçüncü Murâd (1574-1595)  Hân’dan Osmanlı gemilerini Batı Akdeniz’e göndererek yardım etmesini istemişti. İngiltere sömürgesi olmaktan 1776 da kurtulup (onun için dilleri İngilâzca’dır) Akdeniz’e destursuzca giren Amerikalılar, Osmanlı’nın Cezâyir Ocağı mensuplarınca tutsak edilip yüklü fidye ödeyerek kurtulmuşlardı. Daha sonra, Akdeniz’e, Cezâyir ocağına haraç vererek girmeğe devam etmişlerdi. Yaptıkları ilk andlaşmanın, Osmanlı ile ve Osmanlı Türkçesi ile olduğunu da –biz unutsak da- onlar unutmazlar ve bize karşı duydukları aşağılık duygusu, onları, ortaklaşa yaptığımız deniz manevrasında, gemimizi –yanlışlıkla-  batırmağa sevkeder.

Bütün bunlar, okullarda kafasına doldurulanlarla yetinen, kendini ilerici sayan Tanzîmât ürünü öğretimin tezgâhından geçmiş okumaz-yazar/yazmaz’ımız için hikâyedir, hamasettir. Zâten, sözümüz onlara değildir. O tipler ümitsiz vâkıadır.

Bir müddettenberi söyleyegeldiğimiz “Batı ölmüş, ağlayanı yok” görüşümüzü, insan’ın durumuna bakarak dile getiriyorduk. Çünkü Batı’da (Batı Avrupa ve kuzey Amerika’da) âile müessesesi büyük bir hızla yok oluşa gitmektedir. Uygarlık, her şey, insan için ve insan da âile içinde manâlı ve değerli olduğuna göre, Batı’da ‘insan’ yokluğa yürümekte, belki de koşmaktadır.’Aile dışında insan, dalından koparılmış meyve gibidir, bir müddet sonra çürür. Esbak (daha eski) Amerikan Başkanı Reagan’a, kürtaja karşı çıktığı için Malta nişanı verilmişti.[2]

Kürtaja en çok, tabiî, gayrı meşru yoldan hâmile kalan bayanlar başvurur. Bize, nüfüs planlaması yutturmacasıyla “aman, sakın çoğalmayın!” diye akıl öğreten, çoğalmamamız için yardımcı olan Amerika’ya, kendisinin gayrı meşru çocukları bile makbûl! Bayanları doğum yapmayı sevmediği için nüfusu gittikçe azalan Batı ülkeleri, vahşî hayvandan daha vahşîce yollara başvuruyor : Almanya’da, günahları kadar sevmedikleri işçilerin çocuklarını, “döğdün” bahanesiyle âilelerinden koparıp 18 yaşına kadar diğer Alman çocuklarla tutuyorlar, 18 yaşında bırakılan çocuk, oradaki gâvurlar gibi, hayvanca cinsî özgürlüğe alışmış olduğundan, âilesini aramıyor, arasa da uyumsuzluk doruğa çıkıyor. Âile ise, çocuğu ölü mü, diri mi, nerededir, bilmiyor! Çektiği acıyı düşünün! İddia edildiği gibi yamyam denilen insanlar, ele geçirdiklerini pişirip yiyor idiyseler (bu mâlûmât da Batı kaynaklı; beyazlar arasında yamyamlığa rastlanıyor, zenciler arasındaki yamyamlık bilgisi Avrupa’lıdan geliyor, ne derece doğrudur, bilinmez. Çünkü her şeyi çarpıtıyorlar: kovboy filimlerinde seyrettiğimiz beyaz kovboylar, uydurma, masal. Sığır çobanlığında Afrika’dan koparıp getirdikleri zencileri kullandılar, yâni cowboy’lar, zenci idiler) geride kalanlar bir müddet üzülüyor ve üzüntüsü geçiyor. Halbuki Almanya’daki durum daha acıklı, feci! Âile, çocuğunu kaptırmış, kendisinden uzaklığını her an duyuyor, devamlı acı çekiyor.

Amerika kendi ürünü olan Deaşı kullanarak Suriye’yi paramparça etti. Canlarını kurtarmak için Avrupa’ya giden sığınmacıların, medenî Avrupa ülkelerinden bâzılarında, paralarını gaspettiler! Yetim veya öksüz kalan çocukları da insanlık adına değil, azalmakta olan nüfuslarını telâfi etmek için evlâtlık ediniyorlar!

Amerika’da evde annesi veya babası olmadan büyüyen çocuk sayısı hızla artıyor. Gayrı meşru çocuk doğumu yılda bir milyondan fazla. Batı’da evlenme sayısı gittikçe azalıyor : evlenip sorumluluk almak yerine sık sık partner değiştirerek keyflerine bakıyorlar. Erkek, evlenip de ne yapsın? Boşanma durumunda sahip olduklarının yarısını eşine verecek! Bayan da evlilik olmadan birlikte yaşamağa razı oluyor, hiç olmazsa ihtiyaçları karşılanacak. Batı Avrupa’da gayrı meşru doğum oranı % 60 ı bulmuş. Uyuşturucu bağımlılığı da endişe verici seviyede. Aynı cinsle evlenme özgürlüğü de var; Batı’nın geleceği bu!

Batı uygarlığı, bir uçtan öbür uca savrulup duruyor; insan fıtratına uygun olan İslâm tam gündeme geleceği sırada, medyaya hâkim olan eller İslâmı terörle özdeş olarak gösterdiler, öyle bir algı meydana getirdiler. Bu, insanlığın kaybı oldu.

İslâmı yaşama ve tanıtma bakımından en uygun ve potansiyeli olan ülke Türkiyemiz. İçeride, Tanzîmât ürünü öğretim tezgâhından geçmiş, değişik derecelerde sömürge aydını ziniyetine sâhip diplomalılar, dışarıda da Türk korkusu iliklerine sinmiş, uygarlığının çökmekte oluşunun farkında olan ülkeler Türkiye’deki her kendimize dönüş hareketinin karşısında yer alır.

Türkiye’nin başarısı, insanlığın hayrına olacaktır.

 

[1] Arthur Goldschmidt Jr. A ConciseHistory of the Middle East Boulder, Colorado, 1988) p.123;

Abbas Hamdani, “Ottoman Response to the discovery of America and The New Route to India” Journal of the American Oriental Society vol. 101 (1981) pp. 323-330.

[2] Fotoğraf, Osmanlı Târihi eserimizde  (Salon yayınları, s.241) görülebilir.

Medeniyet Tasavvuru

C. Stephen EVANS
Din Dili Problemi

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

34063012