4 Ekim 2022

Turgut GÜLER

1797 yılında vefât eden Esrâr Dede, Mevlevî şâirlerine tahsîs ettiği bir şuarâ tezkiresi yazmıştı. “Tezkire-i Şuârâ-yı Mevleviyye” adını taşıyan bu müstesnâ eserde, Dervîş Cevrî’ye  ayrılan bölüm, şu fevkalâde beyitle başlıyor:

“Ka’be-i kâlbini tavâf eyle

Ki bu Hacc’ın safâsı ömre sürer”

Sultan Üçüncü Selîm Hân’ın saltanat yıllarında söylenmiş bu nefis beyit, Cevrî’nin ne menem bir gönül ve kâlb taşıdığını, anlayana gösteriyor. Beyitin mânâsına nüfûz eyledikçe, bu kâlb tavâfı fiilinin orta yerinde, o devrin en yukarı mevkideki Mevlevîsi olan Sultan Üçüncü Selîm Hân’ın postunu sermiş olduğunu görüyoruz. Burada, posttan kasdımız, elbette Mevlevî Şeyhi’nin postudur. Şeyh Gâlib’den Hammâmîzâde İsmâi Dede Efendi’ye uzanan Mevlevî şevki, Cevrî’nin bu mısrâlarına, Zemzem lezzeti ile sinmiş görünmektedir.

Cevrî’nin gönül evinde, aslâ, İslâmın beş şartından biri olan Mekke-i Mükerreme’deki Kâbe’yi ziyâret ederek îfâ edilen Hacc ibâdetine alternatif takdîm etmek gibi bir teşebbüs yoktur. Kâlbin Kâbesi’ni tavâf edecek mü’minin, her şeyden evvel esâs Hacc farîzasını edâ eylemiş olması îcâb eder. Yâni, Cevrî’nin şiir edâsında kat’iyyen İslâma rağmen bir tavır aranmamalıdır. Bilakis, İslâma raptedilmiş bir ömür ve o ömrün sağlam duruşu vardır. Bunu, üzerine basarak ve altını çizerek ifâde ettikten sonra, Mevlevî Şâir’in bu beyitindeki şiir kapılarını, pencerelerini açmaya gayret edelim.

Kâlbin Kâbesi nedir ve nerededir? Bu soruya verilebilecek net ve kesin bir cevap olamaz. Çünkü, Dervîş Cevrî’nin tavâfa dâvet ettiği mahâl, maddî âletlerin ölçüp biçebileceği bir yer ve mekân değildir. Kâlb denince, elbette aklımıza gelen biyolojik bir et parçası olamaz. O, Yûnus Emre’nin “gönül” dediği sırça saraydır:

“Gönül Çalab’ın tahtı

Çalab gönüle baktı

İki Cihân bedbahtı

Kim gönül yıkar ise”

Öyle ise, îmânı tam bir Müslüman’ın gönül evi, aynı zamânda Allâh’ın evidir. Kâbe’den başlayarak, içinde namâz kılınan her yer, nasıl Allâh’ın evi ise, Müslüman’ın gönlü de Allâh’ın evi, yâni Kâbe’dir. Gönüldeki Kâbe’yi tavâf edecek kişi, Allâh’ın emrettiği gibi yaşamaya and içmiş, müstakbel hayâtını, buna göre tanzîm etmeye karâr vermiştir.

Hacc farîzasının rükünlerinden biri, Kâbe’yi tavâf ettikten sonra Safâ ve Merve tepeleri arasındaki kutlu şâhrâhda belli sayıda gidip gelmektir. Bu yürüyüş yapılmazsa, Hacc vazîfesi eksik kalır. Kâlb Kâbesi’ni tavâf edecek Müslüman da, aynı şekilde Safâ ve Merve arasını arşınlayacaktır. Lâkin, Cevrî’nin “safâ” kelimesinde yaptığı “tevriye”, bizi ömür boyu sürecek bir tavâf ve Hacc lezzeti, hazzıyla baş başa bırakmaktadır. Cevrî diyor ki, kâlbine sâhip çıkar da, orayı Kâbe misâli bir temiz mekân yaparsan, Safâ ile Merve tepeleri arasına yerleştireceğin ömrün, safâdan başka bir his idrâk etmez. Bunun tek şartı, Allâh’ın emrettiği şekilde yaşamaktır. Kâlbimize nazar eylerken, Dervîş Cevrî’den alacağımız çok ders var. Anlayana, anladığından safâ çıkarana…

 

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: