26 Eylül 2022

Turgut GÜLER 

“Keyif” kelimesi, bilhassa magazin dünyâsının kahramanlarına maymuncuk vazîfesi görüyor. Nice güzel kelimemiz, bu “entel” lisânında “keyif”e kurbân ediliyor. Neredeyse, insan vücûdundan ve beyninden sâdır olacak her türlü hareket ile bunlara yakıştırılacak sıfatların tamâmı “keyif” kelimesi ile karşılanıyor.

Bu “entel” takımı, okuduğu kitaptan “keyif al”ıyor, seyrettiği filmden “keyif al”ıyor, yediği yemekten “keyif al”ıyor, giydiği elbîseden “keyif al”ıyor, yaptığı işten veyâ icrâ ettiği meslekten “keyif al”ıyor, biriyle iş, hayat veyâ sokak arkadaşlığı yapmaktan “keyif al”ıyor. Daha da çoğaltılabilecek bu misâlleri, her Allah’ın günü duyuyor, görüyor ve okuyoruz.

“Keyif almak” kelime grubunun sâdece ikinci bölümünü, dilimizin imkânlarını yoklayarak değiştirmek bile, sözü kakavanlıktan kurtaracaktır.

Bir def’a, Türkçede “keyif almak” tâbiri yok. Aksine, “keyif vermek” var. “Zevk almak”, “hoşlanmak”, “haz almak (veyâ etmek)”, “beğenmek”, “tad almak”, “sevmek”, “takdîr etmek”, “medh etmek” vb. nice isim ve fiil, “keyif almak” tufeylîsine fedâ ediliyor.

Günümüz Türk edebiyâtının, estetik standardlara uzak kalışı, dilimizin “keyfinin kaçması”ndandır.

Bizim “entel” takımımız, bir türlü “entelektüel” olamadığı için, “keyif”in endâzesini bilemiyor. Fakat bunda, eğitim sistemimizin içine düştüğü çâre bulunmaz hâllerin de büyük rolü var.

“Terâvih”e “terafi”, “sahur”a “safir” diyen edebiyât ve Türkçe öğretmenlerimiz oldu.. Mesleği öğretmen, branşı da edebiyât, Türkçe olmasa, ağzından çıkanlara “halk söyleyişi” der, kurtulursunuz.  Ama işin şekli de, rengi de insanı başka hüzün vâdilerine götürüyor.

Bu milletin Dünyâ bahçesindeki büyüklüğü, ağırlığı, târîhi ve coğrafyası kadar diliyle de temin edilmişti. Türkçe, en az askerî kudretimiz ölçüsünde bir fetih vâsıtası idi. Hem Asya, Avrupa ve Afrika’nın teşkîl ettiği “Eski Dünyâ”da; hem de Eski Dünyâlıların kurduğu “Yeni Dünyâ”da keskin ve bâriz izler bırakan Türkçe, bugünkü ağıt yakılacak hâle nasıl getirildi? Bunun, dışımızdaki mihrâklar tarafından projesi yapılmış bir dış plânı, bir de içimizdeki tembel, gâfil, câhil ve nihâyet hâin insanların dilinde karikatürleşen iç krokisi var.

Televizyonda, spor programına çıkarılan ve otorite (!) diye takdîm edilen eski futbolcu veyâ hakem:

“Haakem, raakibe bunu naasib etmedi...”

diyor.

Bunun arkasından gelecek spora mahsûs kelime katarına tahammül edebilir misiniz?

Servet-i Fünûn edebî ekolünün dili, konuşulan Türkçe değildi. “Hîç-i bî-hîç”, “nâ-kâfî”, “saat-i semen-fâm” gibi tamlamalarda günlük hayattan, hattâ mantıktan tamâmen kopan bu yazı lisânı, bu çığırın açıcısı olan Hâmid’e bile yabancı gelmişti. Zâten Tevfik Fikret’le Cenab Şehâbeddin’in bir-iki mısrâı dışında, bu edebiyâttan hatırda bir şey de kalmadı. Hâlide Edib’le Yâkup Kadri’nin romanlarını dahî sâdeleştirerek okuyan Türkiye, Servet-i Fünûn nesrini ve bu arada Hâlid Ziya’yı aslından okuyup anlayacak noktayı çok gerilerde bıraktı. Edebiyât târîhinde akademik çalışma yapacak olanlar, kronolojik sıra içinde, bu başlığı da ele alacaklar, o kadar.

Tamâmen içe kapanık ve halktan kopuk bir mecrâda gelişen bu edebî akımın temsîlcileri, memleketin çözüm bekleyen bunca mes’elesi, sıkıntısı varken; Yeni Zelânda’ya gitmek, orada yaşamak gibi hayâllerin peşine düşmüşlerdi.

Son yıllarda Türkiye’nin Sokak ve caddeleri, Servet-i Fünûn’a rahmet okutacak bir dil garâbetine büründü.

Türkçe, daha otuz sene öncesine kadar, hâlâ bir imparatorluk dili idi. Dilin vücûdunu saran asalak tarz ve edâ, mâşâallâh, onu tez zamânda bir klân lâkırdısı hâline soktu. Haşere ile mücâdele, maalesef kaybedildi.

Ana dilindeki millî titreyişlerini unutan bir millet; ekonomik, siyasî vb. konularda şirâzesi çıkmış kitap gibi eğrilir ve dağılır. Nitekim bu dağılışın ortaya koyduğu “acz manzaraları”nı resm-i geçid hâlinde seyretmekteyiz.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: