Güncel Yazılar

Ahmet KARTAL

Allah için yapılması gereken amel ve ibadeti kullara gösteriş olsun diye yapma anlamında ahlâkî bir terim olan riyâ; sözlükte “görmek” anlamına gelen “re’y” kökünden türemiş olup hadîs-i şerîflerde ve ahlâkî eserlerde “-süm’a” (şöhret peşinde olma) kelimesiyle birlikte “saygınlık kazanma, çıkar sağlama gibi dünyevî amaçlarla kendisinde üstün özellikler bulunduğuna başkalarını inandıracak tarzda davranma olarak açıklanmaktadır (Çağrıcı 2008: 137).

Din ve ahlâk değerleri açısından kınanılan bir davranış olan riyâ; “kulluk görevlerini yerine getirdiğini, iyi işler yaptığını, Tanrı’nın buyruklarına uygun davrandığını göstererek kendini iyi bir Müslüman olarak tanıtmayı, böylece halk arasında hak etmediği bir yer edinmeyi, bu yolla çıkar sağlamayı isteyen kimsenin tutum ve davranışı” olarak tanımlanmıştır (Tulum 2016: 320). Bu tanımdan, Allah için yapılmayan bütün eylemler ile samimiyetsiz ibadetlerin riyânın içersine girdiği anlaşılmaktadır (Kılıç 2012: 299).

Ahmed-i Yesevî’nin de dahil olduğu Horâsân melâmet anlayışında da riyâ, sadece Allah için yapılması gereken bir fiilin, kul görsün diye sergilenmesidir. Bu davranış ise, Allah’tan beklenilmesi gereken karşılığın kullardan beklenilmesi olarak kendisini gösterdiği için bu durum gizli şirk olarak telakki edilmiştir (Kılıç 2012: 299). Nitekim riyâyı “küçük şirk”[1] olarak niteleyen Hz. Peygamber (Kınalızâde Ali Çelebi 2012: 303), Allah’ın kıyamet gününde insanlara amellerinin karşılığını verirken gösteriş için ibadet ve hayır yapanlara, “Ey riyâkârlar! Dünyada amellerinizi gösteriş olsun diye kimin için yaptıysanız gidin onu arayın, bakalım bulabilecek misiniz?” şeklinde hitap ederek onları huzurundan kovacağını bildirmiştir. Yine “Ümmetim için gizli şirk ve şehvetten kaygı duyuyorum.” diyen Hz. Peygamber’e; “Sizden sonra da hâlâ şirk olacak mı” diye sorulunca, “Evet, fakat güneşe, aya, taşa ve puta tapmak şeklinde olmayacak, insanlar ibadetlerini riyâ için yapacaklar.” cevabını vermiştir (Çağrıcı 2008: 137).

Riyânın hassaten, yapılan ibadet ve ameller vesilesiyle ortaya çıktığı müşahede edilmektedir. Özellikle bu noktada en çok istismar edilen ibadetin namaz olduğu dikkat çekmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, Mâûn suresinin 4-6. ayetlerinde bu gibi tutum ve davranışları olup da namaz kılanlar hakkında; “Vay haline o namaz kılanlara ki onlar namazlarının özünden uzaktırlar, halka gösteriş yaparlar.” buyurularak bu gibiler kınanmaktadır[2] (Tulum 2016: 320; Kılıç 2012: 300). Hatta Hz. Peygamber; “Kendisinde zerre kadar riyâ olan ameli, Allah cennete kabul etmez.” (Kınalızâde Ali Çelebi 2012: 302) buyurarak, bu tarzda ifa edilen ibadetlerin boş yere yapıldığına vurgu yapmıştır. 

Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm, iki yüzlülük ve sahtekârlık olarak nitelendirdiği riyâ ile “dil ile iman ettiğini söyleyip kalp ile buğz/küfür edenlerin” durumunu ifade için kullanılan münafıklık arasında da bağlantı kurmuştur. Çünkü dinsizden beter bir yaratık olarak nitelendirilen münafıkın bütün emeli de iki yüzlülük ve gösteriştir (Kılıç 2012: 300). Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in 4. (Nisâ) suresinin 142. ayetinde bu durum açıkça müşahede edilmektedir: “Doğrusu, iki yüzlüler Allah’ı aldatmaya çalışırlar, oysa Allah o aldatmayı kendilerine çevirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman, tembel tembel kalkarlar ve insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı çok az anarlar.”

Hz. Peygamber, münafıklığın alameti hakkında; “Münafığın alâmeti üçtür: 1. Söz söylerken yalan söyler. 2. Söz verdiği zaman sözünde durmaz. 3. Kendisine bir şey emânet edildiği zaman ihanet eder.” (Sahîh-i Buhârî, iman, 24, ha: 33) buyurmuştur. Ahmed-i Yesevî de, bir kıtasında münafığın alametini; dil ile kendilerinin mü’min olduklarını söylediklerini, namazlarını kılıp niyazda bulunduklarını, ancak dinde yeri olmayan ve yapılmaması gereken kötü işleri yapmaktan da geri kalmadıklarını belirterek dillendirmektedir:

                        Mö’min-mén dép aygaylar

                        Námaz niyaz kılgaylar

                        Fását işni kılgaylar

                        Munâfıknı bélgüsi

            “Ben Mü’minim” derler.

            Namaz niyaz (da) kılarlar.

            (Ancak) (yine de) kötü işler yaparlar.

            (Bu hâl) münafık alâmetidir. (Tulum 2016: 260-61)

Ahmed-i Yesevî, yine sahte âşığın hüviyetini belirtirken riyâkârın/münafığın içiyle dışının aynı olmadığı hususuna şöyle dikkat çekmiştir (Tulum 2016: 114-15):

            Kimni körsen bu yollarda yalgan ‘âşık

            Zâhır sûfi bâtın içre érmes sâdık

Bu yollarda gördüğün sahte âşığın (hâli şöyledir):

Dışına (baktığında) (görüntüsüyle) sûfîdir; (ama) gönlünde bağlılık yoktur.

Özellikle içleriyle dışları aynı olmayan bu tip insanların sözlerinin karşılarındaki kişiler üzerinde etkisi olmadığına;

Huyun “riyâ” tá’sîr kılmas halka sözün

İki yüzlü olduğun için insanlara etki yapmaz sözün.

(Tulum 2016: 178-79)

diyerek vurgu yapmıştır.

Diğer taraftan Ahmed-i Yesevî, bu tip kişilerin her ne kadar derviş görünüşlü olsalar da, asla gerçek Müslüman olamayacaklarını;

         Sufiyâ bî-gam yörersin dâne-i tesbîh alıp

            Dünyâga magrûr bolup dîn işini arka salıp

            Korkkıl imdi korkkıl imdi Hudâga yalbarıp

                        Sûfî-nakş boldun velî hergiz müselmân bolmadın

            Ey sufi! Eline tesbih alıp dertsiz yürürsün,

            Dünyaya aldanıp din işini arkaya atarsın,

            Kork şimdi, kork şimdi, Allah’a yalvarıp

Derviş görünüşlü oldun ama aslâ Müslüman olmadın.

                                               (Ahmed Yesevi 2016a: 171)

şeklinde ifade etmiştir.

“İki yüzlü olan kimse, Allah katında bir mevki sahibi olamaz.” hadîs-i şerîfi gereğince Ahmed-i Yesevî, yapılan ibadetlerin özünü kaybettirip sadece şeklî özelliğini bırakan riyâ ile ifa edilen ibadetlerin, boş yere yapıldığına şu kıtasında dikkat çekmektedir (Tulum 2016: 120-121);

                        Kul Hoc’Ahmát “Bándá-mén” dép urmagıl laf

                        Riyâ bırlen kılgan tâ’át barça güzaf

                        Şárî’átta kârın hılaf

                        Âhırátta kázzaplarnı ‘uryan kılur

            (Ey) Kul Hoca Ahmed! “Ben kulum” diyerek (boş yere) konuşup durma.

            İki yüzlülükle yapılan ibadetlerin cümlesi boşuna.

            (Yaptıkların) şeriata da, tarikata da aykırı; (uygundur sanma).

            (Allah) yalancıları ahirette (gerçek çehreleriyle) çıplak (bir şekilde) teşhir edecektir.

Ayrıca Hz. Peygamber; “Allah sizin suretlerinize ve cesetlerinize bakmaz, lâkin kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, birr, 33-34) diyerek asıl olanın gönlün riyâdan uzak halis bir hüviyette olması ve amelin hulus-i kalple ifa edilmesi gerekliğine vurgu yapmıştır. Bundan dolayı kişi, Mevlânâ’nın dediği gibi, ya olduğu gibi görünmeli ya da göründüğü gibi olmalıdır. Hatta Yüce Yaradan’la buluşmanın yolu güzel ibadet etmek ve Yaradan’a yapılan ibadete kimseyi ortak etmemekle mümkündür. Nitekim Allahu Teâlâ Kehf suresi 110. ayette şöyle buyurmaktadır: “Kim rabbiyle buluşmak istiyorsa güzel ibadet ve iyi işler yapsın; rabbine yaptığı ibadete kimseyi ortak etmesin.” İşte bütün bunların bilincinde olan ve ilhamını Kur’ân-ı Kerîm’den ve hadîs-i şeriflerden alan Ahmed-i Yesevî; Hz. Peygamber’in gerçek kurtuluşun yaptığı ibadetle insanlara gösteriş yapmamakla mümkün olduğu (Kınalızâde Ali Çelebi 2012: 302) şeklindeki sözlerinden hareketle; “Yalgan namâz riyâlarnı taşlasam mén (krş. Sahte namaz ve riyâları bıraksam ben)” (Ahmed Yesevi 2016a: 100) diyerek her ne kadar kendi nefsine seslense de, aslında bütün inananlara hitap ederek onları “sahte namaz ve riya”dan uzak durmaya davet etmektedir. 

Hatta Ahmed-i Yesevî’ye göre, yaptığı amellerine riyâyı karıştıranların imanlarında da zayıflık oluşur;

                        Rozá tutup halka riyâ kılganlarnı

                        Námaz okup tásbih kolga alganlarnı

                        Şáyh-mén téyü özge binâ koyganlarnı

                        Âhır dámde îmânıdın cüdâ kıldım

            Oruç tutup (da) insanlara gösteriş yapanları,

            Namaz kılıp (da) tespih elde dolaşanları,

            ‘Şeyhim’ diye başka (yollarda) yapı kuranları

            Son deminde imanından uzaklaştırdım.

(Tulum 2016: 136-137)

“Yakarışında sesini yükseltme, sesini pek de kısma, ikisi ortası bir yol tut.” (İsrâ 17/110), “Rabbinize gizlice ve gönülden yakarın.” (A’râf, 7/55), ayetleri ve “Farzlar hariç,namazı evde kılın; evde kılınannamazdaha hayırlıdır.” (Buhari), “Tek başına kılınan nafile namazın sevabı, cemaat içinde kılınandan 25 kat daha fazladır” (İ. Ahmed) hadisleri[3] mucibince melâmîlerin temel hareket noktası, ibadet ve taatlerini gizleyerek başkalarının bu hallerinden haberdar olmalarını önlemektir. Nitekim Ahmed-i Yesevî bu hususu;

        

            Çin dárvişler tâ’átlerin pinhan kılur

            Gerçek dervişler (yaptıkları) ibadetleri gizler.

…………………………………….

Pinhan bolup tâ’át kılgıl Tanrı’n bilsün

            Göz önünden kaybolup (gizlice) ibadet et, (yalnızca) Tanrın görsün.

                                                                                              (Tulum 2016: 116-17)

şeklinde dile getirmiştir.

Ahmed-i Yesevî’nin hikmetlerinde, özellikle riyâkâr ve sahtekâr olan şeyhler üzerinde durduğu müşahede edilmektedir:

Tasavvufta, Allah’a yakınlaşıp kavuşmak için Allah’tan başka her şeyden yüz çevirmek, yalnız ona yönelmek, kalbi ve düşünceyi ona bağlamak gerekir. İnsana, daha doğrusu müride/dervişe bu yolda kılavuzluk eden, edep ve erkân öğreten kimse şeyhtir. “Mürşit” ve “pir” de bu manada kullanılan kavramlardır. Ruh eğiticileri ve yol göstericileri olarak nitelendirilen bu kimseler, kendilerine intisap edenleri, yaradılış özellikleri ve kabiliyetlerine göre eğitip terbiye eder, bütün kötü huy ve davranışlardan arındırarak olgunlaştırır, gönüllerini tezkiye etmeye çalışırlar. Mürşitsiz Hakk’a ulaşılamaz. Gerçeğe giden yolun hâl, makam ve tecellilerine ancak bir manevî kılavuzun yol göstericiliği ile ulaşılabilir (Tulum 2016: 290, 318). Nitekim Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri: “Hiç kimse kendi keyfine göre yol alamaz. Mutlaka büyük bir zata tabi olması gerekir. Her kim kendi görüşü ile yetinirse sapar, şaşırır.” (Kılıç 2012: 67) diyerek bu yolda mürşid-i kâmilin hem önemine hem de gerekliliğine vurgu yapmıştır. Bu anlayıştan dolayı Ahmed-i Yesevî de; “Oşbu yolga ay bir<a>dár pirsiz girme (krş. Ey kardeş! Bu yola pirsiz girme)” (Tulum 2016: 170-171) diyerek, bu yolun yolcusunu ikaz etme ihtiyacı hissetmiş ve bir şeyhe/pire/mürşide intisap etmeden hüviyetini ve gereğini bilmedikleri bu yola girenlerin sersemleşerek yarı yolda kalacaklarını ve hedefe ulaşma imkânını kaybedeceklerini ise şöyle dile getirmiştir;

                        Oşbu yolnı pirsiz da’vı kılganlar<nı>

                        Sársan bolup ara yolda kalur érmiş

            Bu yolda pirsiz davaya kalkışanlar

            Serseme dönüp yarı yolda kalırmış.

(Tulum 2016: 170-171)

Fakat bu kılavuzun/şeyhin, Ahmed-i Yesevî’nin ifadesiyle; “Tárîkatke siyâsátlik “murşit”” (krş. Tarikate eğitici ve doğru yola yönlendirici mürşit) (Tulum 2016: 170-171) olması yani bu yolda tekâmüle ulaşmış/olgunluk kazanmış olması gerekmektedir. Bu hüviyetin sağlanması da “Onlar ki Allah’a iman etmişlerdir ve hep takva ile korunurlar.” (Yûnus 10/63) ayeti mucibince, Allah’ı gerçek manada tanımak ve O’nunla dost olma hakkını elde etmekle mümkündür (Kılıç 2012: 69). Ancak o zaman mürşid-i kâmil olarak isimlendirdiğimiz Yaradan’ın has kullarından şeriat, tarikat ve hakikatin hüviyeti öğrenilebilir;

                        Şárî’atni tárîkátni biley désen

                        Tárîkátni hákikátke ulay desen

                        Bu dunyâdın dür ü gávhár alay désen

                        Candın kéçken has kullar<ı> alur érmiş

            Şeriat ve hakikatın (ne olduğunu) bileyim dersen,

            Tarikatı hakikata ulayayım dersen,

            Bu dünyadan inci ve cevher alayım dersen,

            (Bil ki, bunları) (Hakk’ın) candan geçen has kulları ele geçirmiş.

(Tulum 2016: 170-71)

Ancak, dönemin şeyhlerinin riyâkâr, sahtekâr ve cahil olduklarını ifade eden Ahmed-i Yesevî, onları eleştiriye tabi tutmuştur:

Diyar diyar gezen bu şeyhlerin -tıpkı bahşılarda olduğu gibi- ellerinde ucu sivri demirli değnek, başlarında ise büyük bir sarık vardır. Gezerken uğradıkları yerlerde ve köylerde yaşayan göçebelerden ve köylülerden “nezir” denilen geçimlik alırlar. Helal mi haram mı diye sorgulamadan geçimlerini bu şekilde devam ettirirler:

Kollarıga uçı tıglık ‘asâ alur

                        Başlarıga dástârını káttá kılur

                        Sáhrâ kézip ‘ávamlarnı názrin alur

                        Hálal háram farkın bilmes yürürler-e

            Ellerine ucu sivri demirli değnek alırlar,

            Başlarına (da) kocaman birer sarık sararlar

            Köy köy gezerek cahil köylülerden nezir alırlar.

            Helâl haram demeden (böylece) geçinip giderler.

(Tulum 2016: 194-95)

Bu tip şeyhler, halk arasında diyar diyar gezerken “mürit” toplamaya çalışmaktalar, bunu yaparken halka baskı uygulamaktalar, bunun neticesinde de aslında birçok gönülsüz kişiyi “mürit” yapmaktadırlar. Bu durum ayrıca, bu tip şeyhlerin özellikle köylü ve göçebe halk çoğunluğu üzerinde nüfuz kazanmaya ve teşkilatlı zümreler hâline gelmeye çalıştıklarını da dolaylı olarak göstermektedir (Tulum 1999: 210; Tulum 2016: 192-93):

                  Halklar ara kézip yürüp “mürit” ister

                        Mana mürit bolgıl tiyü halknı kıstar

                        Oşbu yanlıg içi kavak kuruk dástar

                        Könülsizni zordın mürit-éterler-e

 İnsanlar arasında sürekli dolaşarak mürit ararlar.

            “Bana mürit olun” diye halka baskı uygularlar.

            İçi bomboş (kafalarında) sarık bulunan (bu şeyhler)

            Gönülsüz kimseleri bu şekilde zorla mürit yaparlar.

Zorla “mürit” yapılan bu tip kara cahiller, İslâm’ı tam anlamıyla bilmedikleri halde şaman hüviyetiyle tertip ettikleri parlak ayinler ile bu ayinlerde ruhî coşkunluk/vecd hâlindeyken yapıp gösterdikleri olağanüstü şeylerle cahil kimseleri cezp edip, Müslümanlığın bu çevrelere girmesiyle sadece bir ad değişimiyle, onların indinde “şeyh” adını almışlardır. Bu da cahil şeyh-(şamanların)lerin kendilerini bir peygambere, bir veliye veya Hızır gibi bir de “pir”e bağlamak suretiyle eski işlerini devam ettirdikleri anlaşılmaktadır. Bunlar cahil göçebe ve köylü halk arasında dolaşıp, genellikle hasta tedavi etmek için tertipledikleri bu ayinlerde şaman dualarına benzer, ancak eski ruhların adları yerine, herhâlde “Hızır” gibi başka din ve inançlarda da var olan unsurlarla peygamberler ve velilerin adları girdirilip İslamîleştirilmiş bir takım dua ve İlâhîler okumakta, şamanların –eski inançları gereği- aslında ruhlarla temas kurmak için yaptıkları hareketlere benzer bir takım hareketler yapmaktadırlar. Gerçek şaman ayinlerinde uzunca bir süre devam eden bu durum sonunda bir ruhî istiğrak/vecd haline dönüşmekte, bu kendinden geçme halinin büyük şamanlara sar’a nöbetine benzer uzunca süren bir bayılmayla son bulduğu bilinmektedir. Aşağıda zikrettiğimiz metne göre bu tür sahte şeyhlerin; “Bana gaipten ses geldi.” diyerek yaptıkları hareketler, gerçek bir manevî vecd ve istiğrak hâli ile ilgisi bulunmayan; önce ayakta hoplayıp zıplamak, sonra da kendinden geçmişçesine yerde yuvarlanmak şeklinde sürdürülen birtakım hareketlerden ibarettir ki, bu, artık dinî hüviyeti kalmamış bir sahte şamanın sahte ayini olarak da nitelenebilir. Bu tespit şiirde “mást şütür dék agnarlar (krş. sarhoş deve gibi yerlerde yuvarlamak)” şeklinde değerlendirilmektedir ki, bununla bu gibi şeyh şamanların hayvan postundan yapılmış elbise giydiklerine işaret de edilmiş olabilir (bkz. Tulum 1999: 209-10):

                        Nâdan câhıl cámi’ bolup hay hû téyü

                        Ol gümrahnı pir kılurlar “Şáyhım” téyü

                        Şáyhları hám mana habár tégdi téyü

                        “Hálká” içre mást şütür dék agnarlar-a

            Kara cahiller bir araya gelip “hay huy” diye bağrışır.

            O sapkını (da) “şeyhimiz” diyerek pir ilân eder.

            (Pir saydıkları) şeyhleri de “Bana (gaipten) haber ulaştı” der,

            (Çevresini kuşatan) çember içinde sarhoş deve gibi yerlerde yuvarlanır.

(Tulum 2016: 192-93)

                        Elni mürid algaylar

                        Âh u áfgan kılgaylar

                        Háyran bolup kalgaylar

                        Dáccal mál’un bolgusı

            Halkı (zorla) mürit edinirler.

            (Boş yere) bağırıp çağırırlar.

            Kendilerinden geçip (katılır) kalırlar.

            (Bu sahte şeyhler) lânetli Deccal’dir.

(Tulum 2016: 262-63)

Bu hüviyetteki şeyhlerin “Deccâl”[4] olarak nitelendirilmesi, hassaten dikkat çekici bir husustur.

Bu tip şeyhler; şeriatı bilmezler, tarikatı anlamazlar, hakikati ise sezemezler. Bundan dolayı şeriata uygun yaşamazlar, halka tarikat diye “İslâmiyet’te” yeri olmayan, Sünnî bir tarikat için aslâ söz konusu olamayacak şeyleri söylerler, hakikatten ise bî-haber olmalarına rağmen “hakikat denilen benim” diyerek böbürlenirler. Haklarında Hz. Peygamber tarafından; “Kim ki bizden sonra şu dinimizde bir şey ihdas ederse, o red olunur ve yüzüne çarpılır.” (Buhari, ha. 2697) denilen bu tip kişilerin en önemli vasıflarından biri de yalancı oluşlarıdır. Hz. Peygamber’in; “Yalancı benim ümmetimden değildir.” hadisi mucibince kendi ümmetinden görmediği bu tip kişilerin söyledikleri ve ileri sürdükleri her şey gerçek dışı yani yalan olup aldatmaya yöneliktir. Bu da Yesevîlik gibi Sünnî esaslara bağlı bir tarikatın, hikmetlerde sık sık dikkat çektiği ve üzerinde ısrarla durduğu “şeriatsız tarikat olmaz” ilkesini hem hiçe saydıklarını hem de söz konusu üç dayanak ve hedefi bozma gayretinde bulunduklarını göstermektedir. Bütün bunlara rağmen kendilerini şeyh olarak kabul ederler (Tulum 1999: 211):

                  Bu gümrahlar aru kılmas şárî’át dép

                        Halka aytur “bid’át” işni tárîkát dép

                        Fáhr éterler mén bolup-mén “hákîkát” dép

                        Bu kázzaplar yalgan da’vı kılurlar’a

            Bu sapkınların yaptıkları şeriata uygun değildir.

            Tarikat diye halka dinde yeri olmayan şeyleri söylerler.

            “Hakikat denilen benim” diyerek böbürlenirler.

            Bu yalancıların yaptıkları ve söyledikleri (her şey) gerçek dışıdır.

(Tulum 2016: 194-95)

                        Şárî’atni bilmesler

                        Tárîkátni ukmaslar

                        Hákîkátni bilmesler

                        Özlerin şáyh bilgüsi

            Şeraiti bilmezler.

            Tarikatı anlamazlar.

            Hakikati sezmezler.

            (Buna rağmen) kendilerini şeyh bilirler.

(Tulum 2016: 262-63)

Şeyhlik davasında bulunan bu kimseler, hem başkalarına tarikat yolunu gösterip öğretmeye çalışıyorlar hem de şeyhlik iddiasında bulunuyorlar. Ancak öğretmeye çalıştıkları tarikat yolunun hüviyetini ve şartlarını bilmiyorlar. Hatta dinî açıdan oldukça önemli olan helalle haramı ve sünnetle bid’ati birbirinden ayıramıyorlar. Ayrıca dinî inançları ve ona göre oluşturdukları yaşam tarzları, içersinde yaşadıkları toplumun mensubu olduğu ve İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe tarafından oluşturulan Hanefî mezhebine hiçbir şekilde uymamaktadır. Dolayısıyla ehl-i sünnet anlayışına muhalif diğer mezheplerin yolundan gitmektedirler:

                     Murşıtlıknı da’vi kılur şartın bilmes

                        Hálal háram sünnát bid’át farkın bilmes

                        “Bû-hánîfe mázhábi”de hárgiz yürmes

                        Dîger bid’át mázháplerdin yürürler-e

            Mürşitlik iddiasına kalkışırlar, (ama) şartını bilmezler.

            Helâlle haramı, sünnetle bid’ati birbirinden ayırmazlar.

            Ebû-Hanife mezhebine hiçbir şekilde uymazlar,

            Diğer sapık mezheplerin yolundan giderler.

(Tulum 2016: 194-95)

Şeriata hulus-i kalp ile bağlanıp onun gereğini bi-hakkın yerine getirmeyen bu sahte şeyhler, dinin yasakladığı hususları da yapmaktan geri durmuyorlar. Yetkin dinî malumatı olmamasına rağmen, din âlimlerinin sözlerini de doğru olarak kabul etmiyorlar. Nefislerini tezkiye etmek için Sünnî inanca mensup bir şeyhe bağlanıp onun terbiyesine giren riyazet ehli dervişleri de umursamamaktalar. Ayrıca kendilerinden başka hiç kimseyi önemsemeyip “yeryüzünde var olan ancak benim” diyerek, Allahu Teâlâ’nın sevmediği[5], Hz. Peygamber’in yasakladığı kibri[6] benimseyip  böbürlenerek yürümektedirler:   

        

                  Sâdık bolup şárî’átke ‘ámál kılmas

                        ‘Âlımlarnın sözlerini rásti bilmes

                        Riyâzátlik dárvişlerni közge ilmes

                        Cihan içre mén-mén téyü yürürler-e

            Şeriata bağlanıp onun gereklerini yerine getirmezler.

            Din bilginlerinin sözlerini doğru kabul etmezler.

            (Üstelik) riyazet ehli dervişleri (de) umursamazlar.

            Yer yüzünde “Benim” diye kabarıp yürürler.

(Tulum 2016: 194-95)

Gerçek şeyh benim diyerek göğsünü kabartıp böbürlenen ve müminlere bu dünyayı zindan eden bu şeyhlerin Allah’a rakip olduklarını ifade eden Yesevî, bunların Hakk’a nasıl dost olacaklarını sorar:

                        “Şáyh-mén” tiyü baş kötergen Hak’ka rakıp

                        Ménlik kılıp Suphan’ıga bolmas hábıp

                        Bîdar yürüp dártsizler<ge> bolgay tábıp

                        Bu dunyânı mö’minlerge zindan kılur

            “Şeyhim” diyerek göğsünü gerip böbürlenenler Hakk’a rakiptirler.

            Büyük taslayanlar Hakk’a nasıl dost olabilirler?

(Böyleleri) (dertlilerin dertleriyle ilgilenecek yerde) gamsız tasasız yaşayanlara ilgi gösterirler.

            Mü’minlere (ise) bu dünyayı zindan ederler.

(Tulum 2016: 114-15) 

Ahmed-i Yesevî, hem bu tip kişilerin peşine manevî bir kazanç elde ederim düşüncesiyle gidilmemesini hem de kendisini beğenen ve akidesi bozuk bu kimselerin veli olarak görülmemesini salık vermektedir (Tulum 2016: 182-83);

                        Vay oş andag nâdanlardın ümit kılman

                        Fáyz u futuh alur-mén dép yügrüg yélmen

                        Náfsi ulug şár’i buzuk “válî” bilmen

                        Şáytan lá’în tohta<p> turmay mindi dostlar

            Vay (böyle cahillere)! Bu gibi cahillerden (bir şey) ummayın.

            (Bunlardan) (manevî) kazanç elde ederim diye (peşlerinden) koşturup seğirtmeyin.

            Kendini beğenmiş, akidesi bozuk (olan) (bu kimseleri) veli bellemeyin.

            Lanetli şeytan (bu gibileri) dursuz duraksız haydalayıp sürdü ey dostlar!

Ahmed-i Yesevî, geçmişten günümüze seslenerek, yeterli dinî bilgisi olmayan insanların, kişileri lanetlenmiş şeytan gibi çok kolay ve rahat bir şekilde aldatan ve Hz. Peygamber’in “Bizi aldatan bizden değildir.” (Müslim, iman 174) diyerek kendisinden görmediği bu tip şeyhlerden uzak durmalarını, ancak bu şekilde davrandıkları zaman onların etkisinden uzak durarak tuzaklarından ve aldatmalarından korunacaklarını dile getirmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber’in şeriatına sımsıkı bağlanılması gerektiğini belirten Ahmed-i Yesevî, böylece Yesevîliğin temel dayanağını da açıkça vurgulamaktadır:

                        Ayâ dostlar! Bu pándımga kulak salgıl

                        ‘Âkıl érsen Mustáfâ’nı şár’in tutkıl

                        Oşbu yanlıg gümrah şáyhtın yırak kaçkıl

                        Yuksa séni şáytan lá’în aldarlar-a

            Ey dostlar! Bu öğüdüme kulak verin:

            Aklınız varsa Hz. Muhammed Mustafa’nın yolundan ayrılmayın.

            Bu tür sapık ve sapkın şeyhlerden uzak durun;

            Çünkü sizi lanetli şeytan (gibi) (kolaylıkla) aldatırlar.

(Tulum 2016: 194-95)

Yalan ve dolan sözleriyle insanları doğru yoldan ayıran, hatta halkı bu yalanlara inandırmak için “bunlar erenlerin sözleridir” demekten bile çekinmeyen bu sahtekâr şeyhler, yalan söyleme ve aldatmada şeytandan bile daha hünerlidir. Oysa Hz. Peygamber’in “Kulun, kalbi doğru olmadıkça imanı doğru olmaz; lisanı doğru olmadıkça kalbi doğru olmaz.” (Müslim, iman, 18, ha. 46) şeklinde buyurduğu gibi içiyle dışı bir olmayan bu tip şeyhlerden uzak durulması gerekliliğine hassaten tekrar vurgu yapılması, önemli ve dikkat çekicidir:

            Alarnın sözlerin zal muttásıl bil

            Şárî’át áhl<i> bu áhldin hácil bil

 

            Inansun dép munı barınça bî-‘ákl

            Kılur érlerdin ol yalgançılar nákl

 

            Anın tázvirleri şáytandın á’lâ

            Turar yüzi kara máhşárde gümrâ

 

            İlâhî körmeniz yüzini hárgiz

            Anın dék la’netidin eyle párhiz

Bunların sözleri, bil ki, durmadan (halkı) yoldan çıkarır.

Şeriat bağlıları, bil ki, bunlardan utanç duyar.

Akılsız (kimseler) söylediklerine adamakıllı inansın diye,

(Bu) yalancılar, “Erenlerin sözüdür” deyip sözler aktarırlar.

Onların yalan dolanları şeytanı aşar.

Sapkınlar mahşerde yüzleri kararmış kalkar.

Aman Allah’ım! Onların yüzünü aslâ görmeyesiniz. Bunun gibi lânetliye (sakın) yakın olmayasınız. (Tulum 2016: 234-35).

Hz. Peygamber’in; “Önce kendine, sonra diğer insanlara nasihat et.” (Muavi, feyzulkadir, I/104) hadisi mucibince, kendi nefsine seslenen Ahmed-i Yesevî, aslında bütün inananları, nefislerinin isteklerine boyun eğmeyerek illetlerden uzak durmaya, Hz. Peygamber’in mekârimen ahlâk olarak ifade ettiği güzel ahlâkî değerlerle hemhal olmaya, özellikle sapkın ve sahtekâr şeyhlerden uzak durmaya çağırmaktadır. Ancak bu şekilde davranıldığı zaman, onların kendilerini ehl-i sünnet itikadından uzaklaştırmalarına mani olup cehenneme sürüklenmekten kurtulabileceklerine vurgu yapmaktadır:

                        Kul Hoc’Ahmát náfs yolıga kirmegil sen

                        Bunlar bırlen hám-rah bolup yürmegil sen

                        Mutı’ bolup i’tikâdın bérmegil sen

                        Dînin alıp dûzah içre tartarlar-a

            (Ey) Kul Hoca Ahmet! Sen nefsine uyma,

            Bunlarla yoldaşlık etme,

Bunlara uyup da inanma;

(yoksa) (seni de) dininden edip cehenneme sürüklerler.

(Tulum 2016: 194-95)

Ahmed-i Yesevî, keramet gösterdiğini ifade ederek halka kendini ve dinini satanlar ile verdikleri yalan yanlış bilgilerle gerçek Müslümanlık budur diyenlerin “kâfir” olarak öleceklerine dikkat çekmiştir;

Kerâmet der gaflet uykusunda gördüklerini,

Riyâ ile halka kendini satar dostlar  

(Ahmed Yesevi 2016: 188)

           

            “Kárâmát”ler kılıp halka dînin satma

            Musulmanlık va’da kılıp kâfır kétme

Kerametler gösterip (de) halka dinini satma

“(Budur) Müslümanlık” diyerek (halkı) (yalan yanlış sözlerle) kandırıp (da) kâfir olarak göçme. (Tulum 2016: 156-57)

“Tárîkatke siyâsátlik “murşit” kérek (krş. Tarikate eğitici ve doğru yola yönlendirici mürşit gerek.) (Tulum 2016: 170-71) diyerek dervişe yetkin şeyh/pir gerektiğini belirten Ahmed-i Yesevî; “Ol mürşitke i‘tikátlık mürit kérek (krş. Böyle mürşide (ise) gönülden bağlı mürit gerek.) (Tulum 2016: 170-71) söyleyerek de şeyhe, gönülden bağlı derviş gerektiğine vurgu yapmıştır. Asıl anlamı “dilenci, yoksul” demek olan derviş, dünyadan yüz çeviren, vaktini sadece ibadet ve dua ile geçiren, dünyayı ardına atıp bütün benliğiyle Allah’a yönelmiş kimseye denmektedir. Daha geniş anlamıyla derviş, herhangi bir tarikata girmiş kimsedir. Ârif, sûfî, velî, eren ve ermiş olarak da isimlendirilen derviş, gönlü dupduru, nefsini öldürüp Hak’ta yokluğa ererek Hak’ta dirlik bulmuş, görünüşte halk arasında, ama iç bakımından her an Hak’la birlikte, sırlar dünyası bilgisinin aydınlığıyla gören ve bilen kimsedir. Tasavvuf erlerince dervişlik yolu akıl gücüyle değil, gönül temizliğiyle ve iç aydınlığıyla yücelikleri kavrama, Allah’a arınmış bir ruh, yok edilmiş bir benlikle yaklaşmaya çalışma yoludur (Tulum 2016: 283, 310).

Gerçek dervîşlerin, “Ve her nerede olsanız sizinle beraberdir, hem Allah her ne yaparsanız görür” (Hadîd/ 4. ayet) ayeti mucibince yaptıkları ibadetleri Yüce Yaradan’ın bilmesinden dolayı riyâ içinde bulunmadıklarını, ibadetlerini gizli yaptıklarını vurgulayan Ahmed-i Yesevî, rızâ-i Hak için ibadet ve taatta bulunan dervişlerin artık kalmadığını, bunun için riyakâr dervişlerden uzak kalmayı istediğini belirtir:

 

            Dárviş bolsan tâ’át kılıp kılma riyâ

            Hár gûşáde tâ’át kılsan Tanrım güvâ

            ………………………………………

            Çin dárvişler tâ’átlerin pinhan kılur

            ……………………………………..

Vay oş andag dárvişlerdin fánâ bérgil

            Ol nâdanga ülfát kılmay cânım algıl

            …………………………………….

            “Dárviş”mén dép tâ’át kılgan halk içinde

             Riyâkılıp yügrüp yürür anda munda

            Allâ uçun tâ’át kılgan dárviş kayda

            Çin dárvişler tag u tüzni mákan kılur

(Gerçek) dervişlerden isen, ibadetini gösteriş için yapma.

Nerede ibadet edersen et, Tanrı şahittir, (unutma).

…………………………………………

Gerçek dervişler (yaptıkları) ibadetleri gizler.

………………………………………..

Vay böylesi dervişlerden! (Allah’ım!) (Bunlarla karşılaşmaktansa) (beni) yok et.

Bu cahillerle tanışıp görüşmeden canımı al, (sendendir merhamet).

…………………………………………

“Dervişim” diyerek ibadet eden herkesin gözü önünde,

İki yüzlülükle (gösteriş peşinde) koşturup durur orada burada.

Allah için ibadet eden derviş nerede?

Gerçek dervişlerin (ibadet) yeri, (ıssız) dağlar ve düzlüklerdir.

(Tulum 2016: 116-17)

Ahmed-i Yesevî, has/gerçek derviş ile sahte derviş için şunları demektedir:

Has dervîşler Hakk’ı arayıp cândan geçti,

Riyâzeti katı çekip, göğsünü deşti,

Ondan sonra vahdet meyinden doyasıya içti,

Yalancılar vahdet meyinden tattığı yok.

 

Sahte dervîş beyânını söyler sana,

Elde tesbîh, gönülde hîle, fikri para,

Akıllı isen, ihlâs kılma zinhâr ona,

O nâdândan hîç kimsenin behre aldığı yok.

(Ahmed Yesevî 2016: 317)

Peki şirk olarak nitelendirilen riyâdan kurtulunabilinir mi? Riyânın panzehiri olarak “ihlâs” kabul edilmiştir. “İbadet ve iyilikleri riyâdan ve çıkar kaygılarından arındırıp sadece Allah için yapmak” anlamına gelen ihlâs, daha geniş anlamıyla “şirk ve riyâdan, batıl inançlardan, kötü duygulardan, çıkar hesaplarından ve genel manada gösteriş arzusundan kalbi temizlemeyi, her türlü hayırlı faaliyete iyi niyetle yönelmeyi ve her durumda yalnızca Allah’ın rızasını gözetmeyi ifade eder.” (Ateş 2000: 536). Fudayl b. İyâz’ın; “Halk için ameli (ve günah olan şeyleri) terk etmek riyâdır, halk için amel (ve ibadet) ise şirktir. İhlâs ise Allah’ın bu iki şeyden seni afiyette kılmasıdır.” (Kuşeyrî 2003: 291); Ebû Ali Dekkâk’ın, “İhlâs sahibi olan muhlis de riyâ yoktur.” (Kuşeyrî 2003: 290) ve Ebû Süleymân Darânî’nin, “Kul ihlâs üzere olursa içinde bulunan vesvese ve riyâların pek çoğu kesilip atılmış olur.” (Kuşeyrî 2003: 292) değerlendirmeleri de riyâdan kurtulmanın en önemli vesilesi olarak ihlâsı gördüklerini göstermektedir.

Ahmed Yesevî de “İhlâslık kul halk içre murâdıga yétti-ya” (krş. Temiz kalpli ve garazsız kullar (ise) muradına erişti ya! (Tulum 2016: 256-57) ve “İhlâslı kulun mahrûm olup kaldığı yok” (Bice 2015: 314) sözleriyle bu hususa vurgu yapmıştır.

Görüldüğü gibi Ahmed-i Yesevî, “riyâ” kavramını dinî terminolojide ihtiva ettiği anlamıyla kullanmış, ilhamını Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerden alarak değerlendirmeye tabi tutmuş, ehl-i sünnet akidesine bağlı kalmıştır.

“Ahmed-i Yesevî’de Kişiyi Allah’tan Uzaklaştıran Bir İllet: Riyâ”, Uluslararası Hoca Ahmed Yesevi Sempozyumu 28-30 Nisan 2016 Ankara, ed. Ahmet Kartal, Ankara 2017, s. 417-434; Baykara Meclislerinden Çırağan Eğlencelerine LÂLEZÂR Türk Kültür ve Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, Doğukütüphanesi, İstanbul 2017, s. 73-90.

DİPNOTLAR

[1] Hz. Peygamber; “Sizin için en çok korktuğum şey küçük şirktir.” buyurunca, ashap; “küçük şirk nedir?” dediler. Hz. Peygamber de; “riyâdır.” dedi. bkz. Kınalızâde Ali Çelebi 2012: 303, dipnot 464.

[2] Bu konuyla ilgili Hz. Peygamber’in ise şöyle bir hadîs-i şerîfi bulunmaktadır: Ebû Sa’îd el-Hudrî’den; Şöyle demiştir: Biz (sahâbiler bir gün) Mesîh-i Deccâlın fitnesi hakkında kendi aramızda müzâkere ederken Resûlullah (S.A.V.) üzerimize çıkageldi ve: Bence sizin için Mesîh-i Deccâl’dan daha korkunç olan şeyi size haber vermeyeyim mi? buyurdu. Ebû Sa’îd demiştir ki: Biz de: Buyur (haber ver), dedik. Bunun üzerine: (Sizin için daha korkunç şey) gizli şirk(tir) ki: Adamın namaza durup da gördüğü bir başka adamın (kendisine) bakmasından dolayı namazını güzelleştirmesidir.” buyurdu (İbn Mâce, Zühd, 21; www.hikem.net’ten).

[3] bkz. http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=4138.

[4] İlâhî dinlerde kıyamet alâmetlerinden sayılan ve insanları doğru yoldan saptırmaya çalışacağı kabul edilen olağan üstü güçlere sahip kişi. (Geniş bilgi için bkz. Demirci 1994).

[5] “İnsanlara yüz devirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; doğrusu Allah, kendini beğenip öğünen hiç kimseyi sevmez.” Lokman suresi, ayet 18.

“…Doğrusu, Allah övünenleri, böbürlenenleri sevmez.” Nisâ suresi, ayet 36.

[6] Abdullah b. Amr’dan: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in yanında oturuyorduk da çöl halkından bir adam geldi; üzerinde dibaca örülü cübbe vardı. Tâ Hz. Peygamber’in başucunda durup, şöyle dedi: — Sizin arkadaşınız her babayiğidi aşağı yıkmak istiyor ve çobanı (zavallıyı) da yukarı kaldırıyor. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kızarak onun cübbesini eteklerinden tutup, şöyle buyurdu : «— Senin üzerinde akılsız bir kimsenin elbisesini görmüyor muyum?» Sonra Hz. Peygamber döndü, oturdu ve şöyle buyurdu: Nuh (Aleyhisselâm)’ın vefatı yaklaşınca, oğullarına dedi ki: — Ben size vasıyyetlerimi söylüyorum: Size iki şeyi emrediyorum ve size iki şeyi yasaklıyorum. Allah’a ortak koşmaktan ve kibirlenmekten sizi men’ ediyorum.» Size, Lâ İlahe İllallah’ı emrediyorum; çünkü yedi kat göklerle yedi kat arz eğer bir terazi kefesine ve Lâ İlahe İllallah da diğer bir kefeye konsa, bu tevhit onlara daha ağır basardı. Eğer yedi kat göklerle yedi kat arz, uçsuz bucaksız bir çember olsalar, onları Lâ İlahe İllallah ve Sübhanellahi ve bihamdihi kelimeleri kırardı; çünkü bu kelimeler her yaratığın duâsıdır; ve bunlarla her şey rızıklanır. (Lâ İlahe İllallah ile Sübhanellahi ve Bihamdihi kelimelerini söyleyin, bu ikisini bırakmayın). (İbn Hanbel, II 225; www.Hikem.net’ten)

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18879976