Güncel Yazılar


Turgut GÜLER

Biz Kıbrıs’ı, 1571’de Venediklilerden aldık. Bir yıldan fazla süren muhâsara esnâsında verdiğimiz şehîdlerin kanı, Ada’nın bize olan mâliyetini de göstermektedir. Dolayısıyla, bugünkü Rum ve İngiliz silüetleri, Kıbrıs’ın üzerine çok sonraki yıllarda düşmüştür.

Kıbrıs Adası yüzünden, Türk milletinin ne İngiltere ile ne de Yunanistan’la derin târîhe dayalı münâsebetleri olmamıştır.

Hammer başta, bir kısım Avrupalı târîhçinin kuru bühtânı olarak anılan Sultan Selîm-i Sânî’nin şarâbî (!) tavırları, Kıbrıs’la Anadolu coğrafyası arasına kondurulan kabare ciddiyetsizliğidir. Kaanûnî’nin oğlu ve Yavuz Selîm’in torunu olan Sultan İkinci Selîm, Kıbrıs’ın stratejik duruşunu takdîr edecek dimâğ hacmine fazlasıyla sâhipti.

Etrâfı tamâmen Türk topraklarıyla çevrilmiş Kıbrıs’ın, Türk Devleti’ne dâhil edilmesinin dışında, hiçbir tercîhi kalmamıştı.

Yalan, dolan, iftirâ ve kasıtlı propaganda sağanağı altında geçirdiğimiz son yüzyıl, her sâhada olduğu gibi, Kıbrıs konusunda da belimizi büktü, sesimizi kıstı.

Şurasını bilmek lâzımdır ki, Kıbrıs, üzerindeki insanlardan daha çok, coğrâfî ve stratejik durumundan dolayı Türkiye’ye âit olmalıdır. Aksi takdîrde, öz yurdumuzda Palikarya’nın iznini almadan dolaşamaz hâle geleceğiz.

Milletlerin güçlü olup olmadıkları; Dünyâ üzerinde sözünün dinlenip dinlenmediği, bâzılarının zannettiği gibi, nüfûs veya toprakla ilgili kriterlere bakılarak ölçülmüyor. Öyle olsaydı. Çin’in her iki husûsda da rekoruna yaklaşma imkânı kalmazdı.

Mâlî büyüklük, yâni ekonomik hacim, günümüzde milletleri ve ülkeleri söz sâhibi yapan en mühim unsur. Lâkin onun kadar değerli bir başka karakter özelliği daha var ki, bunu pek çok otorite görmezlikten geliyor. Bahsettiğimiz, o millet veya ülkenin târîhî derinliğidir.

 Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne alınmamasının sebeplerini araştıran raporu haber yapan bir Batılı gazete:

“Türklerin, Vaktiyle Viyana Kapılarına Dayanmış Olmasını, Avrupalı Bir Türlü Unutamıyor.”

diye başlık atmış.

Bahsedilen rapor ve ona dayanan gazete haberi, aslında Türk milletinin büyüklüğünü ortaya koyuyor. Türkiye’ye, Avrupa Birliği’nin içine girmek mi, yoksa onun rakîbi olmak mı daha yakışır? Cevâbını, suâlin değil, târîhin içinde aramalı...

“Mefkûre” kelimesi, pek çok tâbirle birlikte kullanılabilir. Lâkin rahmetli Osman Tûrân’ın eserinin adında, âdetâ ulvîyet kazanıyor. “Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Târîhi” isimli o âbide kitabın, baştan sona aynı rûh zindeliği ve kalem lirizmi ile yazıldığı, okuyanın gözlerinden anlaşılır.

Türk’ün Cihân’a hâkim olma arzûsu, aslâ bir ihtirâs değildi. İslâm’dan önce de, Müslüman hüviyetiyle de, Türk milleti bunu, “mefkûre” bildi. Yalnız, “Mefkûre” ile ona omuz dayayan ideâl, ülkü, düşünce gibi yakın mânâlı sözlerin sınırını iyi çizmek lâzım. Yoksa “mefkûre”nin şiirli tılsımı hebâ olur.

Ulaşılması plânlanan, düşünülen her türlü hedefin, listeye girecek adını, “mefkûre” den uzak tutmalıdır. Çünkü “mefkûre”, diğerlerinin aksine ibâdet huzûru taşıyan bir yöneliş tavrıdır.

Mete Hân’dan Kaanûnî Sultan Süleymân’a kadar, aynı trenin vagonlarına yerleşen nice Cihângîr Türk, insana bakış açılarındaki gülzâr manzarayı bütün Dünyâ’ya göstermenin cehdi içindeydi. Onlar, cümle amel ve hayâllerini yüksek insanlık ideâli için seferber ettiler. Diktatörce emellerin ve emperyâl hırsların hastalıklı âleminden, âsûde Âdemiyet Cenneti’ne açılan kapıda, bizim “mefkûre”mizin tabelâsı asılı...

Sultan Dördüncü Murâd’a âit olduğu söylenen:

“Bir nazarda akl u sabrum aldı gitti ol melek,

Ağla ey dîdem ki, çıkdı gitdi elden mâ-melek.”

mısrâlarında; hükümdâr ağzından bir itirâf dillendirilmiştir. Dîvân şiiri çerçevesinde, bu beyitten, sosyolojik ve târîhî hükümler çıkarmak, elbette sınırları zorlamak olur. Lâkin bu yoldaki düşünce silsilesine basamak yapmanın da mahzûru yok.

Dünyâ târîhinde, kaybettiklerine gözyaşı dökmesi îcâb eden milletler arasında ilk sırayı Türkler alır. Sultan Murâd-ı Râbî’in, gözünü ağlamaya dâvet ettiği yıllar, bugüne kıyasla kahkaya vesîledir.

Elimizdeki o güzelim “mâ-melek”, “Murâdî” kalemin kâfiye tedârikiyle yazdığı gibi “melek” yüzünden kayıp gitmemiştir. Uğruna “mülket”ler harcadığımız varlık, olsa olsa “Şeytân”dır. Ama biz bunca hovardalık eyyâmı içinde, onu hep melek sûretinde canlandırdık.

Asırlardır yitirdiklerimize, son vatan topraklarını da dâhil etmemiz isteniyor. Bütün mes’ele, melekle Şeytân arasındaki farkı görebilmekte yatıyor. Gerisi, irfân ve iz’ân olarak hâfızamızda kayıtlı...

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

19695944