1 Ekim 2022

Turgut GÜLER

Dövme, kakma, kalem işi gibi tekniklerle, bakırdan yapılmış eşyânın, cıva ve yirmi dört âyâr altınla kaplanması san’atına “tombak” deniyor. Son derece hassâs ve de zahmetli bir san’at olan “tombak”, kuyumculuk mesleğinin “ayıp örtme şûbesi”ni teşkîl ediyor.

Netîce îtibâriyle, bakırdan altın yapma cehdine kapı aralayan bu iş, elbette asır-dîde san’atlar arasındadır. Lâkin “tombak”dan mülhem bâzı insânî tavırlar, yatsıya kadar bile dayanamayıp aslına dönüyor.

Kaplama, cilâ, makyaj ve benzeri muâmele ile eşyâyı parlatma; daha çekici, daha değerli hâle getirme çabaları, kendi dâiresi içinde mâkûl, hattâ muhteremdir. Bu şekil çalışmalar, bâzı durumlarda mecbûrîyete bile dönüşebilir. Eşyânın istihâlesinden hareketle, insan kaynaklı davranışlara “tombak çekmek”, suyu tersine akıtmak demek.

“Tîn” sûresindeki “esfel-i sâfilîn” târifine açılan bütün ana ve yan yolların geldikleri yerde “tombak” var. En mukaddes mevzû ve başlıkları yele veren idâre-i maslahatçı zihniyetin yalama olmuş vidalarında, “tombak” suyu dolaşıyor.

İşte, o noktada Ziyâ Paşa merhûmun meşhûr beytini yüksek sesle tekrârlamak gerekiyor:

“Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma?

Zer-dûz palan ursan, eşek yine eşekdir.”

Yeniçeri Ocağı’nın bölüklerine “orta” deniyordu ki, “oda” tâbirinin menşeidir. Yirmi dokuzuncu “orta”nın, halka mâl olmuş adı “Deveciler” idi. Farsçada “deve” mânâsına gelen “şütür” kelimesinden yola çıkılarak, bu bölüğün mensuplarına “Şütürbân Ağalar” diye hitaâb ediliyordu.

Yaygın kanaatin aksine, Osmanlı ordusunda at, hayvanlar âleminin tek temsîlcisi değildi. Coğrâfî endîşeler göz önüne alındığında, askerî harekâtda, Osmanlı arâzisinin mühim kısmı “deve”ye ihtiyaç duyuyordu. Bu yüzden, Yeniçeri bölüklerinden birinin “deve”li isim taşıması pek tabiîdir.

Eski Ay’ların kırpılıp kırpılıp yıldız yapılmasındaki düz mantıkla, Osmanlı’nın “deve” sürecek toprağı kalmadığında, zâten Yeniçeri Ocağı da çoktan hatm-i enfâs eylemişti. Bugüne gelince, Batı Anadolu’nun muhtelif yörelerindeki “güreş” merâkı dışında, “deve” beslenmez oldu. Buna, devesizliğe mahkûm edildik de diyebiliriz.

“Deve”nin aramızdan ve de günlük hayâtımızdan sessizce çekilip gitmesi, târîhî romantizm tünelinde hıçkırıklara sebep oluyor. Çünkü “deve”yle berâber muazzam bir medeniyet gayb âlemine uğurlanmıştır.

Her ne kadar Arab rengi ve kokusu taşısa da, “deve”nin Türklüğü, küçümsenmeyecek miktârdadır. Açacağınız en hacimsiz sözlük veya ansiklopediden çıkacak “deve” asıllı kelime topluluğu, atasözü, deyim yığını, bu cefâ-keş hayvanın ne derecede bizden olduğunu gösterecektir. Her çeşit hemşehrîlik berâtını hak eden “deve”ye selâm olsun... Ondan değil, zamândan şikâyetçiyiz.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: