Güncel Yazılar


Mehmet MAKSUDOĞLU

Daha önce de yazmıştım; İlâhiyât ve Târih alanlarında doktora yapmak üzere Avrupa’ya, Amerika’ya ASLA öğrenci gönderilmemelidir! Sebebini açıklayalım :

Doktora öğrencisi, tezini başarıyla tamamlayabilmesi için, superviser’ı (danışmanı/tez yöneticisi, yönlendiricisi) ile iyi geçinmek, onunla ters düşmemek zorundadır. İyi geçinmezse, tez yöneticisinin çizdiği yolda yürümezse, başarılı olamaz, ülkesine, “doktora çalışmasında başarılı olamamış” biri olarak döner; burslu olarak gitmişse, bir de, o meblağı fazlasıyla ödemek zorunda kalır.

Peki, Türkiye ve diğer, nüfus çoğunluğu Müslüman ülkelerden Batı’ya doktora için giden/gönderilen gençlere, tez konusu verecek, tezin nasıl işleneceğini gösterecek, doktora öğrencisini yönlendirecek olan superviser (oriyantalist profesör) nasıl bir kimsedir? Önce, mümkün olduğu kadar, onu tanımak gerekir.

O kişi, daha öğreniminin erken safhalarından başlayarak, İslâm’ı, Batı uygarlığı için büyük tehlike olarak öğrenmiştir, yaşı ilerledikçe, içinde yetiştiği toplumdaki, İslâm’a, -özellikle Türklere- karşı yaygın, yerleşmiş, kemikleşmiş, müesseseleşmiş önyargı kişiliğinin mayası hâline gelmiştir, Doğu Bilimleri Fakültesinde (Faculty of Oriental Studies) okurken, daha öncekilerin yerleştirdiği yörünge boyunca kafasına bazı bilgiler yerleştirilmiştir.

Evet, Batı’da, son yıllarda iyice ortaya çıkan İslâmofobi’ye zemin hazırlayan, onun kaynağı olan, İslâm’a karşı yerleşmiş önyargı vardır. Yakın zamana kadar, İslâm’dan, “İslâm” diye DEĞİL, “Muhammedanizm” diye söz ederlerdi. Christ/İsa (A.S.) a inananlar nasıl Christian (Hristiyan) oluyorlarsa, onların kafasına, anlayışına, zihniyetine göre, Müslüman da “Muhammedan” oluyor!

İyi de, Hz. İsa, onlara göre, -bizim inandığımız gibi Peygamber DEĞİL- hâşâ, Allah’tır. Abartmıyorum, karikatürize de etmiyorum; Hristiyanlıkta, inanç temeli ÜÇLEME (teslis)dir: Baba, Oğul, Rûhul Kudüs olmak üzere üçlü tanrı inancı TEMELDİR. Hristiyanın kafasında, -bu inanç sistemine inanmayı bırakıp

Hristiyanlıktan çıksa –bir kısmı öyle yapıyor- bile, Hristiyanlık zihniyeti, anlayışı, içinde yaşadığı, bir parçası olduğu toplumda kültür olarak devam ettiği için, Müslüman da (Muhammedan’dır onun kafasında), Hz. Muhammed’e tapan biri olarak yerleşmiştir. Hristiyanlık Avrupa’da sürekli olarak zemin kaybetmektedir ama, kültür, toplumun mayası olarak devam etmektedir : Avrupa Birliği’ne üye devlet sayısı 12 değildir ama, Avrupa Birliği Bayrağı’ndaki, birliği meydana getiren devletleri temsil eden yıldız sayısı 12 olarak durur, değişmez. Çünkü Hz. İsâ A.S.ın havarilerinin sayısı 12 dir. Türkiye’nin yarım asırdır oyalanıp Avrupa Birliği’ne halâ kabul edilmeyişinin asıl sebebi artık herkesçe bilinmektedir.

Oryantalistin kafasında, Müslüman/Muhammedan çarpıtılmışlığı, eskisi kadar canlı olmasa da, ona göre İslâm, Afrika’daki, Amerika yerlilerindeki, Asya’daki iktisaden geri kalmış, sömürülmüş kimselerin, ikinci bile değil, bilmem kaçıncı sınıf insanların inandığı, işte, öyle bir şeydir, ayrıca, bu dine inananlar, geçmişte, Hristiyanlara çok büyük zararlar vermişlerdir, Hristiyanların ellerinden almış oldukları Sûriye, Mezopotamya (Irak), Anadolu, Balkanlar, Mısır, Libya, Tunus, Cezâyir, Fas gibi ülkelerde hâlâ varlıklarını sürdürmektedirler. İspanya, Reconquista hareketiyle Müslümanlardan temizlenmiştir ama, ah şu Türkler, Cezâyiri, Tunusu Şarlken almışken, Reconquista devam ederken, şu barbar(!) Türkler gelip mâni olmuşlardır. Bu da yetmiyormuş gibi, Avrupa’da Viyana’ya kadar gelmişlerdir. Bu Türklere asla acımamak gerekir. (Tipik bir misâl : İngiltere’de iken, birkaç İngiliz’le oturduğumuz sırada, biri, Türkiye’nin nerede olduğunu sordu. Öteki, masadaki bir kutuyu aldı, yerleştirdi, “burası Avrupa” dedi. Diğer bir nesneyi alıp onun sağ çarpraz altına koydu “burası Arzı Mukaddes (Holy Land) dedi, aradaki, Avrupa’nın biraz aşağı, sağ kısmındaki ve Holy Land’in kuzeyindaki yer için de “burası Türkiye” dedi. Yâni, Türkiye, Avrupa ile Filistin’in, Kudüs’ün arasında, Roma İmparatorluğunun topraklarını işgal etmiş bir ülke! {bunun için ‘Turizm zokası’ kullanarak Anadolunun her yerini kazıp Roma taşlarını ortaya çıkarıyorlar/bizim arkeologlara da çıkarttırıyorlar: tapuyu Roma/Rûm’a çıkartmak için} Roma İmparatorluğu İtalya’da kuruldu, kurucuları, sâhiplari Romalı/Rûm ama, dili ve kültürü Milâdî 6. Yüzyılda Yunanlılaştı. Rum İmparatorluğu 395 yılında ikiye ayrıldı, Batı kısmı 476 da yine Avrupa’lı kavimler tarafından yıkıldı, Doğu kısmı 1453 yılında Türkler tarafından yıkıldı. O imparatorluk tebeasına/uyruklarına da Rum deniyordu. Onun için, 1453 te yıkılan bu imparatorluğun tebeasının/uyruğunun torunlarının torunlarının torunlarına Rum deniyor. (Bizans lâfı, Türkiye’nin altını oymak için Avrupa’lının kullandığı bir “tuzak”dır, ikiyüz yıldır uğradığımız kültür istilâsı sebebiyle okul kitaplarımıza bile girmiş ve TÂRİHÇİlerimiz tarafından bile kullanılmakta olan ÇOK TEHLİKELİ,

KORKUNÇ bir YAYGIN YANLIŞTIR. (Bkz. : Muhammed Şemseddin Megolommatis, Batı, Doğu ve Türkiye, “Doğudan – Batıdan Konferanslar Dizisi II” İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayını, İstanbul, 1977, s.39).

Bu kafa yapısındaki oryantalist, Müslüman doktora öğrencisini, sırf ilim aşkına, objektif olarak araştırmaya yönlendirecek! Olur, öyle yapar!

Cambridge Üniversitesi, Şarkıyat Fakültesinde 3 yıl Türkçe öğrettim, oryantalistlerin nasıl yetiştirildiklerini, kafalarının nasıl formatlandığını gördüm. Müslüman doktora öğrencilerine karşı tutumlarını yakından gördüm. Birkaç misâl vereyim :

Libya’lı, Berberî asıllı Amr b. Khalîfe en Nâmî, doktora öğrencisiydi, (güzel dîvânî hat yazardı, Arapça Okuma kitabımdaki, Bedir Harbi ile ilgili âyetler, dîvânî hatla onun yazısıdır) suprviserından; “bu kâfir beni kavmiyetçi yapmağa çalışıyor” diye bahsederdi. (İbâzî idi, Ehl-i Sünnet’e en yakın Hâricî mezhep imiş, hacca da gitti, şuurlu Müslümandı) Büyük bir kabile mensubu imiş, anlaşılan, Kaddâfî, onu potansiyel tehlike olarak gördü, şehid edildiği haberi almıştım. Allah rahmet eylesin. Kaddafi’nin sonu da bilindiği gibi oldu, ibrettir.

Pakistanlı Sa‘îdullah : muntazam çalışan, düzgün bir doktora öğrencisi idi. O sırada elime geçen E. Carr’ın What is History adlı, Pelican serisinden çıkan kitabını, okuması için verdim. Aradan uzunca zaman geçti, kitabı geri vermeyişinin sebebini sordum. “Posta gözünüze çoktan bırakmıştım” dedi, tekrar baktım, yoktu. Olmadığını söyledim. Şarkıyat Fakültesinde, pigeon-hole denen posta gözleri, açıktı, yanyana, altalta sıralanmış açık kutucuklara, gelen mektup vb. bırakılırdı. Saidullah da kitabı benim posta gözüme bırakmış, posta gözü benimkinin altında olan oryantalist, kitabı görüp almış! (ne centilmen değil mi?) Saidullah, böyle, kendi kutusu benimkinin hemen altında olduğu için, gidip ona sormuş. Oryantalist, “O kitabı sana Maksud mu verdi?” deyip vermiş. Kitabı bana getiren Saidullah’ın, bu olay akademik sonu oldu. Doktorada başarısız oldu, ülkesine döndü. Kitap, oryantalistin kulağına kar suyu kaçırmıştı!. Aynı kişi, bizlerden hiç hoşlanmadığını ağzından kaçırır, zaman zaman açığa vururdu. Bir keresinde bana “barbar Türkler” dedi. Dedim ki : “Yugoslavya’da (o zaman daha dağılmamıştı) 400 yıl kaldık; barbar olsaydık, bir tek Sırp kalmazdı”. “Dağlara kaçtılar” dedi. “Hayır, Ay’a kaçmışlardı da Apollo ile geri geldiler” demiştim. (O yıllarda Amerikalılar, Ay’a Apollo adlı nesneyi göndermişlerdi.)

Yine aynı kişi, “Türkiye’ye, Ankara’ya gidiyoruz, bakıyoruz, albaylar orduevlerinde, şehirlerde” gibi bir lâf etmişti. Ben de ;”bizim sömürgelerimiz yok ki” demiştim. Keyifle gülmeğe başladı, iltifat ettiğimi sanmış olmalı, yüzüme bakınca gülmesi bıçak gibi kesildi; yüzümde nasıl bir ifâde vardı, ben de merak ediyorum.

Prof. Arberry gibi ünlü, muteber bir oryantalistin yönetiminde doktora yapmış olan Ezher mezunu Ahmed el Assâl vardı, doktoradan sonra, oralarda bulunuyordu (yıllar sonra Pakistan’da Milletlerarası İslâm Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı, Allah rahmet eylesin), hiç makbûl adam değildi. Aynı ülkeden, c harflerini g diye telâffuz eden (Bu, Kahire telaffuzudur, modadır) biri daha vardı, adını unuttum, zaman zaman satranç oynardık, Emced adındaki oğlundan Emged diye söz ederdi), doktorada başarılı olamamıştı, bu çağdaş kişiye, iş buldular, kalmasını sağladılar ve doktorasını verdiler, ülkesine itibarla döndü tabii.

Türkiye’den giden, doktorasını tamamlamak üzereyken, Osmanlı ile ilgili olarak ağzından “hilâfet” sözü çıktığında, superviser’ı öfkeyle “ne hilâfeti!” diye köpürten bir arkadaş da, kendisine “master” derecesi verilerek gönderilmiştir. (Adı mahfuz, meraklısına, kendisinden izin alarak, bildirebilirim)

Kısacası, dışarıda doktora yapanlar, doktoralarını olduğu gibi bastırmazlar.

Fazlurrahmân’ın ayağının kaydığı yer, İngiltere’deki Durham Üniversitesidir; orada İslâm Felsefesi (öyle bir şey yoktur aslında; olsa olsa “Müslüman filozoflar” söz konusu olabilir) alanında d o k t o r a çalışması yaparken bu felâket vukû bulmuştur.

Batılılaşma, çağdaşlaşma akımının harlı aktığı Ankara Eğitim Kolejinde okuyan bayan da, sonraki yıllarda, bir kısmı Yunan işgalinden kurtarılmş olan Türkiye’yi bir Afrika ülkesinde temsîl ederken, Yunanlı Helena kılığına girmeyi, orijinal, hoş bir davranış (!) olarak görmüştür.

Özetlersek : Değişik görünen, öyle sunulan, AYKIRI davranışların sebebini anlamak için, o davranışta bulunanların kafa yapısının NASIL meydana geldiğine bakmak gerekir, elzemdir; yoksa, durum anlaşılmaz/anlaşılamaz, filmi ortasından başlayarak seyretmeğe devam ederiz.

10 Aralık 2018

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

30487137