4 Ekim 2022

Turgut GÜLER

Yahyâ Kemâl’in, hayâtı hülâsâ eden meşhûr rubâîsinde, “merhale”ler birbirinin omzuna bindirilir:

“Bir merhaleden Güneş’le deryâ görünür,

Bir merhaleden her iki Dünyâ görünür,

Son merhale, bir fasl-ı hazandır ki, sürer

Geçmiş, gelecek, cümlesi rû’yâ görünür.”

İnsan ömrünün safahâtı işte bu üç merhalelik görüntüden ibârettir. İbn Haldûn’un umdelediği târîhî-sosyolojik zâviyeden, devletlerin biyografik bilgileri de, böyle bir merhale sıralamasına kâfî geliyor.

Bahsi geçen şahsî ve mâşerî merhaleleri, her ne kadar dışımızdaki “kazâ ve kader” rüzgârı getirip önümüze koyuyorsa da, “geçmişle geleceğin bir rû’ya”ya istifleneceği âna kadar, gaflet uykusuna mağlûb olmamak gerekiyor.

O, muhâsebe teferruâtının tek tek çeteleden indirileceği büyük günde, gözümüze takılan manzaranın rû’yâ veya hakîkat olmasının da, pek önemi kalmıyor. Nitekim bütün hayâtımızı bir serap yanılması saymak, realitenin yutkunmasını zora soktu...

Meşgûliyetiniz ne olursa olsun, kontrolü bir def’a kaybetmeye görün. Arkasından gelecek fâciâ zincirini, tahmîn bile edemezsiniz. Atların dizginleri, sürücünün irâdesi dışına çıkarsa, gem azıya alınırsa, arabanın nerede duracağını kimse bilemez. Ya cumburlop yuvarlanır, yâhud, güzel bir tesâdüf eseri, uçuruma varmadan sükûnet hâsıl olur.

 Sular iyice bulanmadan durulmuyor. Bir başka ifâdeyle, temizlik ve berraklığın değeri, zıddıyla mümkün. Zâten, kontrol denilen muâmele ve duruş şekli de, hep bu kontrast özelliklerden gıdâlanıp, büyüyor, serpiliyor.

Bürokrasinin vazgeçilmez plâtformlara çıkarıldığı ülkelerde, kontrol müessesesi, hâkimiyetin ceberût yanını temsîl ediyor. Hiç farkında olunmadan, en mahrem fiillerimiz bile, tâdâd parantezine dâhil ediliyor.

Şunu, artık iyice anlamak ve kavramak durumundayız: İnsansız topraklara vatan, idealsiz topluluklara da millet denmiyor. Gerisi, lâf u güzâf.

Salına salına yürüyen nice sevdâlının, salınmaya tâkatının olmadığını, çok yakınındakilerin dışında, kimse bilmiyor. Uzaktan gelen davul sesleriyle vaziyeti idâre edip gidiyoruz.

“Encâm”dan “endâm”a uzanan çizgi, zannedildiği gibi kısa ve düz değil. Eğri, hattâ helezonî kavislerle, zihnimizi burkuyor.

“Otoriter” olmakla, öyle görünmek, farklı adreslere giden posta arabalarına biniyor. Hoş, günümüzde onlara “kurye” veya “kargo” deniyor ya, yine de özündeki ayrılığın derin olmadığına inanmak ihtiyâcındayız.

Tiryâkî Hasan Paşa’nın, Kanije Destânı’nı şehîd kanlarıyla yazıp imzâlamasından sonra, Pâdişâh cânibinden tevcîh olunan vezîrlik pâyesi için:

“Bu kadarcık hizmetin mukâbilinde vezîr olunacak hâle mi düştük?”

diye hayıflandığı çağ, sanki Mâverâ’nın çok ötelerine kaymış gibi görünüyor.

Yersiz tefâhür, farkında olmadan kibirlenme, böbürlenme vâdilerinden su taşımaya başlar ve mevcûdu hızla tüketip sağa, sola el açmayı, vak’a-yı âdiyeden saydırır.

Tiryâkî kâbında yeni Türk duruşlarına, hakikî hayâtın ana caddesinde rastlamak murâdını tâzeliyoruz...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: