1 Ekim 2022

Turgut GÜLER

Eskiden, uğursuzluk nişânesi olarak, “ocağına incir ağacı dikmek” deyimi kullanılırdı. Aslında pek mukaddes ve şifâ kaynağı bir meyve olan incir, ağacının kök salmadaki husûsîyeti yüzünden, bu netâmeli söze sermâye edilmiş. İdrâk ettiğimiz zamânın incir dikicileri, işin hacmini öylesine büyütmüşler ki, her çeşit âferîni hak edercesine “Vatan” yıkıyor ve satıyorlar.

Ortada inanan ve inandıran kalmayınca, ağırlıktan da kurtuluyoruz. Yalnız, bu şekilde elde edilen sâdeliğin göbeğinde kocaman bir kümes var. Onun altında da, vaktiyle insanların yaşadığı bilmem kaç katlı höyük...

Bir vakitler “cirit atma”, mertliğin ve de Türklüğün timsâli idi. Şimdi, etrâfımızda da, içimizde de nâ-mertlik cirit atıyor. Akla gelebilecek her türlü menfî hâl ve tavır, müşteri çokluğundan kesintisiz vardiya ile üretim yapıyor.

Türk’ün, mâzîsinde kalan aydınlık yüzünde, hîle ve desîsenin çarpıp paramparça olacakları bir kaya metâneti vardı. O mübârek sîmânın Dünyâ aynasına akseden şemâili; rahat, huzûr, sükûn, insan haysiyeti gibi ışıklı dallar uzatıyordu.

Son asrın en problemli Dünyâ mıntakaları, Filistin ve civârı ile Balkan ve Kafkas coğrafyalarıdır. Hemen her gün, bu üç bölgeden yayılan ateş, is ve duman, hâlâ vicdânını satmamış bir avuç hakkâniyet sâhibini, elem sandallarına bindiriyor.

Yine bu üç nâzik arâzi üzerinde yaşayanlar, târîhlerinin en müreffeh ve mes’ûd zamânlarını, Türk hâkimiyetinde idrâk ettiler. Bu, yalnız Türk dürbünüyle görülen bir manzara olsaydı, sübjektif damgasını yer, otururdu. Dünyâ-Âlem’în teslîm ettiği bir umûmî kanaat, Türk nizâmının sağladığı Cihân barışını dillendiriyor.

Geriye, bu güzîde milletin şanlı mâzîsini ve yektâ meziyetlerini, o milletin hâl-i hâzırdaki nesillerine anlatıp, kavratabilmek kalıyor...

Şâhid olduğumuz hâdise ve gelişmeler, “içlenme”nin zirveye çıktığı hisli günler yaşatıyor. Nasıl yaşatmasın ki? Varlık sebebimiz bunca yüce mefhûm, kaldırım taşı gibi ayaklar altına alındı.

Lâfa gelince mangalda kül bırakmayanlar, tatbîkâta ne kadar bîgâne kalıyorlar. Sözün özü, kendi gaflet kasnağımızı, var gücümüzle kendimiz geriyoruz. Ortadan yarılmasına ramak kaldı. Onu da becerirsek, hem râhatlayacağız (!), hem de düşman gürûhundan bol âferînler alacağız.

Bora, kasırga, tayfun tâbirleriyle anlatılan rüzgâr hareketleri, hep “fırtına” renkleridir. Lâkin klimatolojik sâhanın tabiî fırtınaları, târîh denilen dehlizde kopmuş siyâsî, sosyal fırtınalar yanında hem mâsûm kalırlar, hem de cesâmet iddiâsı taşımazlar.

Sultan Abdülazîz’in cülûsundan başlayarak, Türk insanının maddî ve mânevî denizlerine üflenen “ihtilâl” nefesleri, sebep oldukları dalga boylarıyla, deste deste ağıt, mersiye bestesi yaptırmıştır. Tuna boylarından Kızıldeniz sâhillerine, bereketli Nil tarlalarına uzanan ve hâlâ “muazzam” denilen Cihân Devleti’ni, tez elden kesip, biçip parçalayan “Kavalalı” sermâyesi, kendi sonunu da bu fırtına ile getirmişti.

Uzaktan arslan heybeti sezilen 19. asır Türkiyesinin, yakın plânda ağzında diş kalmamıştı. İşte, bu uzak-yakın peyzaj mukâyesesi, Türk’ün aklını ve gönlünü ziyâna sokacak netîceler getirmiş, “kendi gök kubbemiz”in üzerimize çökme hamlesi, son bir gayretle durdurulmuştu.

Târîhin, fırtınalar koparan milletinden, koca koca parçaları söküp alan bu fırtına zincirine, yine bizim gaflet hâllerimiz sebep olmadı mı?...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: