11 Ağustos 2022

 

Slayt1.jpeg

 

Ayşe SAMİHA 

Pek çok mitolojik kaynak Orfeus’u farklı açılardan ele almış, farklı anlatagelmiştir. Kimisi tanrıçaları baştan çıkaracak kadar etkili şiir söyleyen ve lir çalan, kimisi hikâye sonunda korkak karakterinden dolayı Zeus tarafından şimşeklerle cezâlandırılan, kimisi aşkına sâhip çıkamayan bir korkak oluşundan, kimisi de aşkına kavuşabilmek için yeraltı tanrıları ile pazarlık edip sevdiğini tam kazanacağı sırada son anda kaybeden birinden bahsederler, ama onu, hep Apollo’nun romantik müzisyen oğlu olarak anlatırlar. Mâdem Orpheus Trakyalı ve Edirne-Meriç civârında yaşadı, bir de Trakyalı Orpheus olsun, neden olmasın? İşbu yazı, mitolojiye ve Trakyalı Orfeus’a yapılmış bir lâtifeler resm-i geçididir.

Orfeus, mitolojide Trakya yöresinin müzisyen şâiridir. Müziğin, diğer güzel san'atların, güneşin, ateşin ve şiirin tanrısı Apollon, ona lirini çalmayı öğretmiş olup ölümlüler içinde onun kadar iyi lir çalan biri daha çıkmamış. Edirne civârında, Meriç boylarında yaşamış Orfeus. Trakya'nın o kendine has havası ve suyu ile bütünleşip o dağ senin, bu bayır benim, lirini Meriç Nehri boyunca çalmış durmuş. Huyuyla da, suyuyla da, her bir şeyiyle tam bir Edirneli olup çıkmış bizim Orfeus. Öyle güzel icrâ eder ve söylermiş ki, lirini çalmaya başladığı zaman dağlar, taşlar, ağaçlar, nehirler, kısacası yer yerinden kalkar, kurdu, kuzusu onu dinlemeye koşar:

-"A be Orfeus, nekkaa güzel çalıyın! Te bu akşam zamanları da epten akılcıımızı alır, gönlümüzü bi oş edersin beyav.”

derlermiş.

Gece yarısı yüksekçe bir yerde lirini çalmaya başlayan Orpheus'u, ustası Apollon bile uykulu gözlerle dinlemeye koşar, büyülü çalışına tutulurmuş. Hattâ sabahları bu yüzden güneşin geç doğduğu bile olurmuş ve sonunda dayanamayıp:

"Artık yetti be ya! Ne çalarsın tıngır tıngır gece boyu? Buzmayasın adamın aklını. Te ben adama okkaa sülerim."

diye söylene söylene gidermiş.

Bir gün o dağ senin, bu dağ benim lirini çalarak gezen Orfeus, bir su kenârına gelmiş. Elini yüzünü yıkadığı nehrin perilerinden güzeller güzeli Yuridis de orada imiş. Orfeus lirini çalmaya başlamış. O çalmış etrâf kalabalıklaşmış. Yuridis de çimenlere uzanmış, elleri yüzünde bu büyülü sese tutulmaz mı? Neden sonra Yuridis'i farkeden Orfeus susmuş, liri de susmuş, akan sular, öten kuşlar, dağ, taş da susmuş... O ân anlamışlar ki, Orfeus Yuridis’e adamakıllı tutulmuş. Yuridis’in gözleri Orfeus'un üzerinde, boğazından ılık bir suyun akışını hissetmiş. Etrâf konuşmaya başlamış:

- "Abe heyyy, bunlar yangın! Artık bi direm uyku girmez güzlerine! Biz de âşıklık çekeriz, biliriz… Eriye eriye gündendi sopasına döndük be!

Yoldan geçen yaşlı bir amca:

-"A be Orfeus, epten aykırı gidersin be ya! O buban Apollo almaz sana bu kızı, attırmayasın tepeciğni. Bıldır bi kızçe sevdin, gene üle olmasın. Kaptır burdan, bi koşu izin al bubandan…”

diye konuşa dursunlar, Orfeus lirini sâdece Yuridis için çalmak ve onun için yaşamak istemiş… Yuridis’in gözlerine bakarak:

-"Akılcığmı başımdan aldın, Allah belacımı versin, seni çok sevdim Yuridis. Artık yatacığma yatınca uyku girmez güzlerime. Dün o yanı, dün bu yanı ep gene silinmez ayalin beya. Artık sap gibi dolaşmak yok! Oj geldin gönlüme bre Trakya kızı. Te bu tarlaların epsi benim, gündendi, bostan, kirezlik, cevizlik, domatiz, patatiz… ne istersen var... Kaç öte de yanına oturayım. Süle anana, akşama çıtlatsın bunları bubana. Takayım boynuna on beş tane sarı lira, alayım tüylü manto, kol çantası, allık, pulluk, ne istersen. O buban vermezse üzmeyesin tatlı canını, kaçırırım ben seni."

Her sabah dağlara çıkıp Apollon'u selâmlayan Orfeus, o sabah yediğini unutmuş. Apollon tarafından evvelden cezâlandırılmış karbeyaz tüyleri kapkara edilen karben kuşu bile o sabah dile gelip çatlak sesiyle;

            "Orfeus! Bre Orfeus! Te burdayım beya, nereye bakıyın? Tevekel misin nesin sen! Tanrılar ihmâl edilmekten oşlanmaz, dikkatli olasın!" diye ötmüş.

Orfeus:

“-Sus bre kapçık ağızlı kuş!”

dese de, o sırada Orfeus'un başı Yüridis'in dizlerinde lirini yalnızca onun için çalacağını ve artık onsuz yaşayamayacağını söylüyormuş:

            “Kaderde âşıklık çekmek de varmış. Akşamları sizin maallede sülerim, em sülerim, em çalarım artık;

‘Ana mori mori yapsana gönlümü,

Buba mori mori yapsana gönlümü’ şarkısını.”

söylerim demiş Orfeus.

Yunan tanrıları kıskanç olurlar. Derken Apollon bu mutluluğu onlara çok görmüş ve oturdukları yerden tam kalkacakları sırada bir engerek yılanı bütün zehirini Yuridis’in ayağına boşaltmış. Güzeller güzeli Yuridis, oracıkta can vermiş. Sevgilisini kaybetmenin acısıyla Mecnûn’a dönen Orfeus, dağ bayır dolaşmaya başlamış; Kestaneliğe çıkmış, Meriç’i turlamış fayda yok! Öyle hüzünlü ezgiler çalmış, öyle acılı nağmeler söylemiş ki, sonunda Yeraltı Tanrısı Hades ve merhametsiz ve ruhsuz karısı bile ona acımışlar ve Orfeus'un Yuridis'i tekrar görmesi ve onu yeryüzüne geri getirmesi için yumuşamışlar. Yumuşamışlar ammâ bir şartla.

 Hades:

 "Eyy mori Orfeus, nabuyun beya? Doldur bakalım da senle iki tek atalım. Annat bana, neden aykırı gidersin?"

Orfeus:

"Artık yetti beya Ades. Seviyim, özlüyüm, izin ver sevgilimi göreyim.”

Hades:

"Annadık beya, dur hele! Dangıl dungul konuşma da dur! Al be götür sevgilini, burası çok suğuk. Senden ötürü zaten burda. Düşün bubam düşün, Sülman Aga’nın sıpası gibi önüne bakar durursun. Ayde bakalım, al sevgilini çık gün yüzüne, ammâ sakın dönüp te arkana bakmayasın! Bakarsan kız perisi sevgilini artık iç göremezsin. Unutmayasın, sakın geri dönüp bakmayacaksın! Ayde, ayda arabanı şimdi!"

Bu teklife çok sevinen Orfeus bunu sevinçle kabûl etmiş ve yeraltından yeryüzüne doğru yolculuğa başlamışlar. Ancak tam yeryüzüne çıkacakları sırada Orfeus dayanamayıp bir kez arkaya bakmasıyla Yuridis’i ebediyyen kaybetmesi bir olmuş.

Yeryüzüne dönen Orfeus’un artık gözü başka kimseyi görmüyor, sadece yitirdiği aşkı için hüzünlü nağmeler çalıyormuş. Bir rivâyete göre vaziyeti gören Trakyalı kadınlar kıskançlıklarından ne yapacaklarını şaşırmışlar, kendi aralarında;

            "Yuridis ölmüşse biz varız, artık bizleri de görmez oldu"

diye söylene söylene kîn ve nefretleri öyle taşmış, öfkeleri öyle bir hâl almış ki, Orfeus hüzünlü nağmeler çalarken âniden üzerine saldırıp onu parçalara ayırmışlar. Başını ve lirini Meriç Nehri’ne atmışlar. Liri ile Orpheus'un başı son hüzünlü nağmeleri çalıp söylerken, Meriç Nehri’yle akıp Enez'de Ege sularına dökülmüşler. Sevgilisine kavuşacağı için son kez gülümsüyormuş Orfeus. Bir başka rivâyete göre ise, vaziyete kızan Apollon tarafından şimşeklerle cezâlandırılmış Orfeus. Bir diğer rivâyete göre ise, yeraltında iken ölümden öylesine korkmuş ki, bir ân evvel yeryüzüne çıkmak istemiş. Sevdiğinden vazgeçmesi kaybetmesine sebep olmuş. Rivâyetler söylene dursun, bizim burada, Edirne’de Orfeus’un ölümüne su perileri, dağ ve orman perileri ve dahî Trakyalı kadınlar pek çok ağlamışlar. O kadar çok ağlamışlar ki, gözyaşları Meriç Nehri’nin yatağından günlerce, haftalarca taşmış, taşmış...

Efsâne bu ya, ilk baharda, Meriç Nehri üzerinde güneş doğarken Orfeus'un çaldığı lirin sesi, ancak âşıklarca duyulurmuş... Bir ilkbahar sabâhı, Meriç Nehri üzerinde güneş doğarken belki siz de başınız sevdiğinizin dizlerinde Orfeus'un ezgilerini duyabilirsiniz, kim bilir?

Sürç-i lisân ettiysek affola, evleriniz neş’e dola, gönülleriniz şen ola!

Aydi kalın sağlıcakla.

😊

Singapore

15.01.2019

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: