Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

 

Târîh, insan geçmişini inceleyen bir ilimdir. Tek başına insanın geçmişi de, elbette muhteremdir ve bâzı durumlarda bilinmesi, ihtiyâcın ötesinde, zarûrettir. Fakat târîh, insan topluluklarının geçmişinden, daha mühim ve de sadra şifâ netîceler çıkarıyor. Bu cümleden olarak, bahsedilen topluluklar içinde, millet denilen ülkü ve berâberlik şuûru taşıyan insan cemiyeti, târîh önünde biraz daha imtiyazlı görünüyor.

            Dünyâ’da, insan geçmişiyle aynı yaşta bir millet hakîkati teşekkül etmiştir. Aynı zamanda bir Kur’ân lâfzı olan “millet”, Allâh kelâmında, daha çok peygamber isimleriyle birlikte yer almıştır. “Millet-i İbrâhim” tarzında, muhtelif âyetlerde geçen söz, Hz. İbrâhim’e inanan insanların meydâna getirdiği topluluk için kullanılıyor. Bakara Sûresi’nin 135. âyeti şöyledir: “Ve kâlu kûnû hûden ev nasarâ tehtedû. Kûl bel millete İbrâhîm’e hanîfe. Ve mâ kâne mine’l-müşrikîn. / (Yahûdîler ve Hristiyanlar Müslümanlara): Yahûdî veyâ Hristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız dediler. De ki: Hayır! Biz, Hanîf olan İbrâhim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.” Burada, öne çıkan husûs, millet mefhûmunun, “uyulan, inanılan şey” mânâsına gelen “din” yerine kullanılmasıdır. Öyleyse, millet olmanın birinci şartı, “inanmak, ülkü birliği içinde olmak”tır. En sâde millet târifi: “Aralarında müşterek bir hâtırâ yekûnu olan, birlikte yaşayan ve geleceğe berâber yönelme karârı almış, ortak îmân ve sevgi etrâfında birleşmiş insanların cemiyeti” şeklinde yapılabilir.

            Hz. Âdem’den beri, teşekkül etmiş millet yapıları içinde, bahsi geçen inanma hasletini en fazla muhâfaza eden ve kendini arşive kaldırmadan yaşamaya devâm edenlerinin sayısı, iki elin parmakları kadardır. Türk milleti, bu nâdir millet grubunun en önünde yer alan ve geçmiş kıdemi en yukarıda olan bir mevkiin sâhibidir. Milletler arenasının şeref tribününde oturan Türk, târihî bakımdan, bâzı sıkıntı ve ihtiyaçlar içinde bulunmaktadır. Bunların en mühimleri, Türk târîhinin doğru yazılması ve öğretilmesi ile eğitim teşkilâtına kopmaz bağlarla raptedilmesidir. İkinci ve üçüncü derecede, daha başka târîh mes’elelerimiz de vardır, ama, öncelikle bu üç maddenin, öne alınması elzemdir.

            Türk târîhinin doğru yazılması işi, aslında içinde bulunduğumuz XXI. asrın en büyük noksanlarındandır ve millet hânemize yapışan bir büyük ayıptır. İşin özünde, insan fıtratından gelen, kendini ve yakınlarını merkeze koyma gayretkeşliği bulunmaktadır. Türk târîhi için, “yazılma” fiili, emekleme devresine dahî girmemişken, elimizde bulunan pek az miktârdaki malzemenin de doğruluğundan endîşeye düşülmesi, millet olma vâkıâmızın önüne, çok muhkem mânialar koymaktadır.

            Türk târîhini doğru yazabilmenin, vesîka kıtlığı veyâ bolluğu ile alâkası varsa da, esas önemli sıkıntı, ferd ve cemiyet tercîhlerinden doğmaktadır. İlmî kıstaslarla akademik kifâyetsizlik yüzünden doğru yazılamayan târîh, mevcûdun aynasıdır. Şahsî ve sosyal kasıtlarla çarpıtılan ve doğruluk rayından çıkarılan târîh ise, mahkûmiyet karârı almış ve sâbıkalı hâle gelmiştir.

            Rahmetli Mehmed Âkif:

            “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem”

derken, Türk’ün millî ve dinî duruşundaki belli-başlı hasleti olan “doğruluk” umdesini haykırıyordu.

İstiklâl Marşı Şâiri’mizin bu gür sadâsına rağmen, esefler içinde kalarak görüyoruz ki, târîhimizin büyük kısmı, “gelenin keyfi uğruna gidene söverek” yazılmış ve okutulmuştur.

            Fazîlet sâhibi insan odur ki, kendi meziyetleri ile temâyüz eder. Başkalarının aşağılanması veyâ karalanması ile elde edilecek pâyelerin, hiçbir değeri yoktur. Ölümlü insanın bâkî oluşu, “doğru” karşısındaki duruşuna ve “doğru”ya sadâkatine bağlıdır. Bugün, kasda dayalı usûllerle kazanılmış gibi görünen vasıflar, aslında onu bu yolla elde edenin boynuna asılmış infâz kararnâmesi gibidir.

            Türk târîhinin, yanlış yazılması kadar büyük bir başka fâciâ da, yanlış öğretilmesidir. İlk bakışta, “Ne var bunda? Elbette yanlış yazılan bir târîh, doğru olarak öğretilemez” denilebilir. Hâlbuki, eleme ve ıztırâba vesîle olduğu söylenmek istenen, bu değildir. Belli, bir kasdın mahsûlü şeklinde yazılmış târîh bilgilerinin bile, okul basamağında, öğretmen irâdesiyle düzeltilebilmesi mümkün iken, târîhimize ikinci ağır darbe, bu safhada indirilmekte, bu memleketin imkânlarıyla maîşet temin eden târîh dersi öğretmeni, ders kitabı metnindeki kasıt hatâlarını, bire bin katarak büyütmekte, mefâhirimize, kaçacak köşe-bucak aratmaktadır. Bu tarz târîh eğitim ve öğretiminin, Türk’ü getirdiği uçurum kenârını, bugün, milletçe seyretmekteyiz.

            Türk târîhinin üçüncü ana mes’elesi, eğitim teşkilâtı mensuplarının, millî târîhden habersiz yetiştirilmesi ve icraat programlarını târîhden çok uzak bir çizgide hazırlamalarıdır. Bugün, başta İsrâil olmak üzere, mûcizevî kalkınma hamleleri yapmış Almanya, Japonya, Güney Kore, Tayvan gibi ülkelere  bir bakın, hepsinde de çok üst perdeden, millî târîhlerine bağlılık görülecektir.

            Aklı başında her Türk’ün gönlünde ve vicdânında yaralar açan millî târîh hakîkatimiz, bize göre ve yarınlarımıza rehber olacak şekilde yazılmalı, öğretilmeli ve bunu becerecek ehil kadrolar, tez elden yetiştirilmelidir. Belge yetersizliğinden kaynaklanan târîhî eksiklikler, kasıt ehline nazaran pek ehven ve hürmet edilecek seviyededir...

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

21752906