17 Ağustos 2022

“Soylarını Kır, Köklerini Kır! Bağlantılarını ve Kökenlerini kopar!”

Ayşe SAMİHA

 

Şairlerinin, ozanlarının, âlimlerinin susturulup zindanlara atıldığı, çocuklarının, gençlerinin sözde “eğitim” adı altında kamplara kapatıldığı gözyaşı coğrafyası: Doğu Türkistan…

Çin, Urumçi’de Uygur kimliğini yeniden yapılandırıyor. Eğitim-okul adını verdiği doktrinleştirme kamplarında, hapishânelerde, zindanlarda milyonlarca Uygur tutuluyor. Uygur Türkleri onlarca yıldan beri zulüm altında…

Soylarını kır, köklerini kır, bağlantılarını ve kökenlerini kopar.” Bu ürpertici sözler, Fransız haber ajansı AFP tarafından bildirilen ve Pekin’in etnik Uygur azınlığına yönelik politikasını ele alan bir iç belgede yazıyor. Ancak Pekin, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi'nde, Sincan Eyâleti’nde bulunan kamplarda Uygurlar’a etnik müdâhale politikasının, "politik olarak yönlendirildiği" yönündeki eleştirisini reddetti.

Buna mukâbil alındıkları kamplarda sürgünde olan Uygurlar ve Sincanlı âlimlerin anlattıkları, ürpertici bir gerçeği işâret ediyor: Yukarıdaki uydular dışındaki hiç kimsenin göremediği ve içeride neler olup bittiğini kimsenin bilmediği bu kamplar Uygurlar’a yapılanların boyutunun ne kadar büyük olduğunu bize anlatıyor.

Pekin'in kırma stratejisi, şehir plânlamasından Uygur topluluklarını atomize eden müdâhaleci âile yanı konaklama ziyâretlerine kadar türlü türlü taktikleri kullanarak kampların dışında da tatbîk ediliyor. Uygur İnsan Hakları Projesi'nin kurucu ortağı Nuri Türkel, günlük komün hayatının akışında Uygurluların birlikte yaşamalarının ne kadar önemli ve Uygur kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermek için Uygurluların ‘ben’ yerine ‘biz’ zamirini kullandıklarını söylüyor.

“Soylarını kırın! Yok edin!”

Denizaşırı memleketlere giden âile üyeleri ile iletişimin yasaklanması sûretiyle soy kırılacaktır. Avustralya Millî Üniversitesi Pasific İlişkileri Bölümü’nde vazîfeli Graeme Smith ile yapılan röportaj göstermektedir ki, Adalaide’da yaşayan Uygur topluluğundan görüşülen her âile, Çin’de kalan birinci dereceden yakınlarıyla bağlarını kesmek zorunda kaldıklarını dile getirmişlerdir.

Meyassar Ablat: “Eşim şu ânda her şeyle başa çıkmak için mücâdele ediyor,” derken yanında oturan eşi Dolkun’un yanaklarından akan gözyaşları sel oluyordu. Çin’in iç kesiminde olan âilesini ne zaman arasa telefonu kapatırlardı. Çift, kamplarda bulunan bildikleri isimleri saymaya başladığında listede 28 kişi olmuştu bile. Global Times: “Çin Devleti, Uygur âile üyelerini etkili bir şekilde devlet onaylı "amcalar" ve "teyzeler" ile değiştiriyor. Bunlar etnik bir birlik kampanyası için Uygur köylülerine akrabâ olarak atanmış birçoğu Han Çinli olan bir milyon devlet işçisiydi” derken, modern yazar George Orwel’e ve 1984 romanına atıfta bulunarak bu yapılan zulmü “Orwellian twist” Orwel bükümü olarak nitelendiriyor.

“1984” adlı romanından esinlenerek kullanılan “Orwellian” kelimesi, George Orwell'in hür ve açık bir toplumun refâhını tahrîb edici olarak tanımladığı bir durumu, fikrî veya sosyal durumu tanımlayan bir sıfattır. Propaganda, gözetim, yanlış bilgilendirme, hakîkatin reddedilmesi, çifte kuşku metodları ile geçmişin varlığı kamu kayıtlarından ve hâfızasından çıkarılmış ve kimlik bilgileri yok edilmiş bir kişi, geçmişin manipülasyonu yoluyla yapılan tutum ve acımasız bir drakonyan (draconian) kontrol politikası uygulanarak kimliksizleştirilmesini, soyu ve geçmişi ile bağlarının koparılmasını ifaâde ederken bunu baskıcı, kuşkucu, sorgulayıcı, Çin zulüm politikası ile özdeşleştirmektedir.

Uygurlu Türk âilelerin yanına verilen Çinli ağabeyler, amcalar âile ile nasıl bir ilişki içindeler?

Ziyâretçiler ev sâhiplerinin masalarında yemek yer, “âileleriyle” özçekim yapar, hatta yataklarında uyurlar. Amaç, ideolojik ve bürokratiktir: Yetkililer, dinî aşırılık yanlısı delîller ararken çocukları gözlemlerler ve ebeveynlerinin alışkanlıklarına kızanlar dahî çıkabilir. Burada doktrin kamplarına götürebilecekleri yeni adaylar belirleyebilmeleri için siyâsî tartışmalar açarlar.

Kökleri yok etmek:

Kökleri yolmak, yok etmek: Sincan’ın câmilerini yok etmektir. RFA’nın Uygur servisi tarafından yapılan bir soruşturma, yalnızca üç ay gibi kısa bir zamanda Sincan’ın câmilerinin beşte birinin yıkıldığını tesbît etti. Resimler, yıkımın ne kadar şümûllü olduğunu göstermektedir: Kumul olarak da bilinen Hami'de altı câmiden beşi iz bırakılmadan âdeta yerinden kazınırcasına yok edildi. Nihâî alanda kalan tek şey ise, sembolizm adına ortada sallanırcasına, resmî dînî düzenlemeleri gösteren bir bülten tahtasıydı.

Din İrritasyonu

“Başa örtü takmak” veya “düzensiz sakalı” olmak gibi dinî gözlemler “aşırılık ifâdesi” olarak görülmüş ve “pan-helâl eğilim” e karşı bir kampanya başlatılmıştır. Zekâtın İslâmî pratiği veyâ sadaka verilmesi veyâ alınması, insanları yeniden eğitime göndermek için bir sebeb olarak kullanılmıştır. Avustralya'nın Adelaide kentinde yaşayan bir Uygur, Nur Muhammad Majid, kendi tecrübesini anlattı:

“2005'ten 2009'a kadar zekâtımı, benim kendi bölgemdeki insanlara gönderirdim, fonları alanlar, ‘Denizaşırı bir ayrılıkçıdan para aldınız!’ diyerek suçlandılar.” dedi.

Devlet ayrıca, dili hedef aldı: Meselâ, “Esselâmü aleyküm veyâ inşâallâh” gibi dinî kökleri olan selâm ve deyimleri yasaklamayı hedef aldı. Ardından “Şehîd ve Hüseyin” gibi İslâmî isimler “aşırı” bulunarak yasaklandı. 2017'de bazı Uygurlar kendi isimlerini değiştirmek zorunda kaldılar. Bazı devlet dâirelerinde ve okullarda Uygur dilinin kullanımına dâir bir yasak olduğu bildirildi ve bu uygulamalara dâir raporlar mevcuttur.

               Aşağıdaki iki fotoğraftan eski Kaşmir şehrini gösteren fotoğrafta pek çok sayıda meskûn mahâl görülürken, ikinci resme baktığınızda kısa bir süre içinde pek çok mahallenin yerlerinden kaldırıldığı, yok edildiği anlaşılıyor.

 

Türk soyunu kırmak için, Uygur şâirleri, san’atçıları, entelektüelleri ve müzisyenleri tutuklanmakta, Türk kültürü standartlaştırılmak istenmektedir. Nitekim en son gelişme olan ozan Abdürehim Heyit’in fikirlerinden dolayı 8 yıla mahkûm edilmesi ve en son patlak veren zindanda şehîd edildi haberi üzerine Çin devletinin ortaya sürmiş olduğu sağlıksız, anormal olduğu her hâlinden belli video gösterimi bizlere durumun vahametini yakînen göstermektedir.

2011'de ortaya çıkan “Güzellik Projesi” nin bir parçası olarak, Standardizasyon Bölümü, “dîni işâret eden kıyafetler yerine, normal kadınlık sembolü olarak “Atlas kıyafeti atadı. Bunu tâkib eden zorlayıcı tedbîrler, kelimenin tam anlamıyla elbîseleri çok uzun olan kadınların eteklerini kesmeyi hedefliyordu. La Trobe Üniversitesi’nin giyim kampanyasını araştıran James Leibold, Uygur kültürünü sözde sterilize ve modernize etme girişimlerini tek cümle ile özetliyor:

“Uygur olmak; yeniden inşa edilmek teşebbüsünün adıdır.”

Pekin’in Uygur kültürünü yeniden yapılandırması; insanların geçmiş kayıtlarının silinmesi, adım adım yatak odalarına kadar izlenmesi, düşünürlerin hapsolunması, kılık kıyafet müdahaleleri gibi baskıcı politik kontrolü gözler önüne seren faaliyetler maalesef öyle kapsamlı ve ustaca yapılıyor ki, hangi güçlerin onları durdurabileceğini hayâl etmek zor. Uygur hayâtının her yönü - yenen yiyecekler, giyilen kıyâfetler, konuşulan kelimeler baskıcı politik kontrolün hedef tahtasına oturtulmuştur ve olanlar Orwell’in 1984 romanına taş çıkartacak cinstendir.

Ayrıca Pekin’in İnsan Hakları Konseyi’ne verdiği tepki milletler arası rekâbetten korkmadığını göstermektedir. Çin'in; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ndeki pozisyonu, Şanghay İşbirliği Örgütü üyeliği, sahip olduğu siyâsî ve ekonomik gücü ne yazık ki ülkesindeki insanların haklarını ihlâl etmesinin görmezden gelinmesine katkı sağlamaktadır.

Nuri Türkel, on yıllarca süren Çin stratejisinin, Uygur hayâtının kültür dokusunu tahrîb ettiğini ve yıprattığını ifâde ettikten sonra, zulüm altındaki Türk hayâtının çok zayıflamış olduğunu ilâve ediyor. Türkel, o hayrânlık uyandıran Uygur yaşayışının, bundan sonra ayakta kalamayacağına dâir endişelerini dile getirmeden edemiyor. Tahmînleri ve korkuları söylediği tek cümlede külçe gibi ağırlığını omuzlarımıza koyuyor: “Yurt içinde Uygur kültürünün ayakta kalabileceğini sanmıyorum.”

Kadim Türk Devleti, şairlerinin, ozanlarının, âlimlerinin ve pek çok Uygurlu’nun psikolojik baskılar sonucu gözünün üzerinde kaşın var gibi sebeplerden susturulup dünyaya kapalı kapılar ardındaki zindanlara atıldığı, çocuklarının, gençlerinin sözde “eğitim” adı altında kamplara kapatıldığı gözyaşı coğrafyası Doğu Türkistan’a istikrarlı bir politika ile sâhip çıkmak, târihte her dâim yapmış olduğu gibi mazlumların yanında olmak durumundadır…

Allah Türk’ü korusun ve yüceltsin, kardeşlerimizin yardımcısı olsun.

14 Şubat 2019

Singapore

Kaynak: Uluslararası olaylar hakkında yorum ve analizler, the Lowy Institude, Sydney, Australia. “Tercüman-The Interpreter- yorumlar: In Xinjiang, China Is Re-Engineering the Uyghur Identity-by Louisa Lim, Türkçe yorumlar: Ayşe Samiha.

https://international.thenewslens.com/article/107767

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: