8 Aralık 2022

Turgut GÜLER

“Ebâbil”,ilâhî cezâlandırma literatürüne girmiş bir kuşun adı. Aklı sıra Kâbe’yi yıkmaya gelmiş Ebrehe’nin ve onun kumanda ettiği küfür ordusunun karşısına, Allâh’ın Evi’ni koruma misyonuyla çıkarılmış ebâbil kuşları, “Fil Sûresi”nin her kıraatında, ulûhiyet havuzundan su içiyorlar.

Hz. Peygamber’in dedesi Abdü’l-Muttalib, o esnâda Kureyş’in reisi sıfatıyla, Kâbe’nin bekçiliğni yapıyordu. “Ebrehe”adındaki zulüm makinasının Yemen’den yola çıkıp Mekke önlerine geldiğini ve maksadının Kâbe’yi imhâ olduğunu söylediklerinde, Abdü’l-Muttalib     - asıl adıyla Şeybe -, hiçbir fevkalâdelik içine girmemiş, gündelik işlerine devâm etmişti. Bu tavrı, ihmâl veyâ korkaklık tarzında değerlendirilip:

“Kâbe, büyük bir istilâ hareketiyle karşılaşmışken, senin bu hâlin nicedir? En küçük bir telâşı bile üstünde taşımıyorsun, nedendir?”

diye sorulduğunda da, Dünyâ târîhine geçen meşhûr cevâbını haykırmıştı:

“Ben, Kâbe’nin bekçisiyim, sâhibi değil... Eğer, Kâbe için bir tehlike söz konusu ise; o zamân, bunu sâhibi düşünsün ve tedbîrini alsın...”

İşte, ebâbil kuşlarının Mekke semâsını kaplaması ve ağızlarında taşıdıklan mercimek tânesi büyüklüğündeki taşları Ebrehe ordusuna fırlatmaları, Kâbe’nin gerçek sâhibinin takdîr ve tedbîri şeklinde tecellî etmişti.

Dobra dobra her şeyi söyleyivermek, öyle zannedildiği kadar kolay ve herkesin harcı bir iş değil. Evvelâ, bunu becerecek kişinin, Abdü’l-Muttalib kâbında ve kimseye minnetinin olmaması lâzım geliyor. Cesâret, bilgi, nezâket gibi aksesuar özellikleri de, tabloyu tamamlayıcı unsurlar.

Türk milletinin, hem târîh boyunca çektiği, hem de el’ân çekmekte olduğu “dobrasızlık”çilesi, birkaç kelimeyle anlatılamaz. Ciltlerce roman hacmindeki bu “hassa”mızın özünde, bizim gurûr, haysiyet, şeref adddettiğimiz kimi hasletlerin, muhâtaplarımız tarafından budalalık, ahmaklık heybesine konulması yatmaktadır.

Misâfire gösterdiğimiz izzetin, ikrâmın bile ters tepip başımızda boza pişirmesi, nasıl bir Dünyâ’da yaşadığımızı gösterir.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, yâni meşhûr 93 Harbi, Ayastefanos Andlaşması ile ve bizim açımızdan tam bir hezîmetle noktalanır. Rus Çarı’nın kardeşi başta olmak üzere, kalabalık Moskof hey’eti, Beylerbeyi Sarayı’nda ağırlanır. O sırada idrâk edilen Ramazan ayı münâsebetiyle, İstanbul câmileri mahyâlarla donatılınca, Beylerbeyi’nin misâfir Rusları, bunu kendilerine gösterilen bir hürmet nişânesi zannederler. Kandil ve mahyâ donanmasının, Ramazan ritüeli olduğunu “dobra dobra”söyleyemediğimiz için, işlemediğimiz suçların, sipâriş üzre günâhların fâili ilân edile edile Milenyum Çağı’na geldik...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: