Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

“Ebâbil”,ilâhî cezâlandırma literatürüne girmiş bir kuşun adı. Aklı sıra Kâbe’yi yıkmaya gelmiş Ebrehe’nin ve onun kumanda ettiği küfür ordusunun karşısına, Allâh’ın Evi’ni koruma misyonuyla çıkarılmış ebâbil kuşları, “Fil Sûresi”nin her kıraatında, ulûhiyet havuzundan su içiyorlar.

Hz. Peygamber’in dedesi Abdü’l-Muttalib, o esnâda Kureyş’in reisi sıfatıyla, Kâbe’nin bekçiliğni yapıyordu. “Ebrehe”adındaki zulüm makinasının Yemen’den yola çıkıp Mekke önlerine geldiğini ve maksadının Kâbe’yi imhâ olduğunu söylediklerinde, Abdü’l-Muttalib     - asıl adıyla Şeybe -, hiçbir fevkalâdelik içine girmemiş, gündelik işlerine devâm etmişti. Bu tavrı, ihmâl veyâ korkaklık tarzında değerlendirilip:

“Kâbe, büyük bir istilâ hareketiyle karşılaşmışken, senin bu hâlin nicedir? En küçük bir telâşı bile üstünde taşımıyorsun, nedendir?”

diye sorulduğunda da, Dünyâ târîhine geçen meşhûr cevâbını haykırmıştı:

“Ben, Kâbe’nin bekçisiyim, sâhibi değil... Eğer, Kâbe için bir tehlike söz konusu ise; o zamân, bunu sâhibi düşünsün ve tedbîrini alsın...”

İşte, ebâbil kuşlarının Mekke semâsını kaplaması ve ağızlarında taşıdıklan mercimek tânesi büyüklüğündeki taşları Ebrehe ordusuna fırlatmaları, Kâbe’nin gerçek sâhibinin takdîr ve tedbîri şeklinde tecellî etmişti.

Dobra dobra her şeyi söyleyivermek, öyle zannedildiği kadar kolay ve herkesin harcı bir iş değil. Evvelâ, bunu becerecek kişinin, Abdü’l-Muttalib kâbında ve kimseye minnetinin olmaması lâzım geliyor. Cesâret, bilgi, nezâket gibi aksesuar özellikleri de, tabloyu tamamlayıcı unsurlar.

Türk milletinin, hem târîh boyunca çektiği, hem de el’ân çekmekte olduğu “dobrasızlık”çilesi, birkaç kelimeyle anlatılamaz. Ciltlerce roman hacmindeki bu “hassa”mızın özünde, bizim gurûr, haysiyet, şeref adddettiğimiz kimi hasletlerin, muhâtaplarımız tarafından budalalık, ahmaklık heybesine konulması yatmaktadır.

Misâfire gösterdiğimiz izzetin, ikrâmın bile ters tepip başımızda boza pişirmesi, nasıl bir Dünyâ’da yaşadığımızı gösterir.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, yâni meşhûr 93 Harbi, Ayastefanos Andlaşması ile ve bizim açımızdan tam bir hezîmetle noktalanır. Rus Çarı’nın kardeşi başta olmak üzere, kalabalık Moskof hey’eti, Beylerbeyi Sarayı’nda ağırlanır. O sırada idrâk edilen Ramazan ayı münâsebetiyle, İstanbul câmileri mahyâlarla donatılınca, Beylerbeyi’nin misâfir Rusları, bunu kendilerine gösterilen bir hürmet nişânesi zannederler. Kandil ve mahyâ donanmasının, Ramazan ritüeli olduğunu “dobra dobra”söyleyemediğimiz için, işlemediğimiz suçların, sipâriş üzre günâhların fâili ilân edile edile Milenyum Çağı’na geldik...

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18879902