25 Haziran 2022

Turgut GÜLER

“Fetih”ve “İnşirâh”kelimeleri, aynı bahçenin gülleri. İkisi de ferahlığın; huzûra, sükûna ulaşmanın anahtarı mevkiinde tebessüm ediyorlar.

“Miftah”sözünün “fetih”menşe’li ışıklar saçmasında da “inşirâh”bukleleri var. Açmak, açılmak, kötülük ve kirliliklerden arınmak, fethe, inşirâha sırt dayamakla mümkün.

Fethin de inşirâhın da, daha telâffuzu ânından başlayarak, insanı rahatlatan, sertliklerini yumuşatan bir asâlet tavrı bulunuyor.

Mi’râc öncesinde vücûdunu ve zihnini saran sıkıntılardan daralan Hz. Peygamber’in, ilâhî operasyonla inşirâha taşınması, aynı adı taşıyan sûrede, okuyanlara da gönül genişlikleri getirmeye devam ediyor.

Mekke’den başlayarak, içlerine İstanbul’un dâhil olmasıyla daha bir mânâ kazanan nice revnaklı şehir, “fetih”muştusuyla “beyaz”lara büründü. Hep “feth-i mübîn”hedefine kilitlenen Türk târîhi, o kutlu hâdiseyi milâd bildi.

“Fetih’den Önce”ve “Fetih’den Sonra”diye atılan paragraf kalıpları, ciltler dolusu gönül serinliği getirdi.

İstanbul’un Fâtihi, Belgrad’ın, Budin’in, Bağdad’ın, Kâhire’nin fetihlerini de parantezi içine aldığını bildiği hâlde, kibirlenmedi...

Medeniyet, îzâfî değeri en çok değişen mefhûmların başında geliyor. Çünkü her şahsın ve cemiyetin farklı bir medeniyet kavrayışı, anlayışı var. Böylesine muazzam bir değişme hacmi, her türlü standart teşebbüsünü akîm bırakır.

Bâzılarına göre medeniyet, teknolojik refâhın şâha kalkmasıdır. Kimi çevreler içinse, etrâfımızda görüp gözetlediğimiz fizikî dokunun inceliği, kalınlığı mes’elesidir. Ama en rağbet gören medeniyet etiketi, Müslümanı ve tabiî ki, Türk’ü yok sayma cehdidir.

Ne garîbdir, bizi Dünyâ arenasında boğazlanırken seyretmek isteyenlere, en büyük destek, bizim içimizden geliyor.

Mitoloji başta olmak üzere, sözde medeniyet timsâli sayılan epeyi bilgi demeti, yalana, kasta ve şarlatanlığa kurbân ediliyor. Zâten, bahsi geçen lâf kalabalıklarının erâtı da lejyoner mevkiinde görünüyorlar.

“Benim medeniyetim, seninkini döver.”

mantığı ile mukaddes topraklarda âh u figân sütûnları yükseltiliyor. Kimin kimi döveceğini bilemeyiz, ama medeniyetin imhâsı şeksiz duruyor...

Çabanın hebâ oluşunu kaçıncı def’adır çilekeş locasından seyrediyoruz. Anlıyor ve idrâke çalışıyoruz ki, mâziden ders çıkarma hassamız, küt bıçak hükmünde bile değil.

Gayretin şuûrdan nasîbsiz olanı, sâhibini serseri mayın târifesine abone yapar. Türk Devleti’nin son iki asırdır başına gelenler, hep bu şuûr eksikliğinden havâleli. İpin ucunu gevşek tutanlar, tam son hamleye niyet ettiklerinde, ellerindeki nesnenin, parmak uçlarından kayıp gittiğini, şaşkınlıkla temâşâ ederler.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: