17 Ağustos 2022

 

Ayşe SAMİHA

Târih 8 Haziran 1949! İngiliz romancı George Orwell’in yazdığı, yirminci yüzyılın en etkili distopya üçlemesinden biri olarak kabul edilen ve benzeri görülmemiş siyâsî etkiye sahip “1984”romanı, basılır ve politik hiciv alanında benzeri görülmemiş bir başarıyı yakalar. 

Yıl 1949! Doğu Türkistan’ı hâkimiyeti altına aldıktan sonra, Komünist Çin, buradaki Müslüman Türklere karşı sistemli bir zulüm politikası başlatır!

Yıl 1950! “1984”romanı Tayvan’da ilk kez Çince’ye çevrilerek basılır. (Wang 1950) Aynı sene, komünist Çin “1984” romanını ülkede yasaklar!

Orwell “1984” adlı distopyatik eserinde istenmeyen veya korkutucu bir toplum yaşantısını kaleme alırken, bu kurguya dayalı eserde yazdıklarının bugün Doğu Türkistan topraklarında vücut bulacağını tahmîn eder miydi acaba? Yâhut geleceği görmüş, roman kurgusunun gerçekleştiği takdîrde neler olabileceğinin ağırlığı altında, roman basıldıktan bir yıl sonra gerçekten söylentilerde olduğu gibi yazdıklarının ağırlığı onu öldürmüş mü idi?

Eser, farklı gözlükler ile farklı okumalar çerçevesinde pek çok araştırma ve yorumlar almıştır. “1984”romanında anlatılanların, bugün Doğu Türkistan Türkleri üzerinde zulüm olarak şekil alıyor olması, romandaki kurgunun var olan bir coğrafya üzerinde gerçekleşiyor olması, dikkate şâyândır.

“1984”romanı 8 Haziran 1949 yılında yayımlandıktan bir yıl sonra Tayvan ilk Çince çeviriyi bastırdı. Wang (1950). Ancak çeviri stratejilerini karşılaştırmak için bir korpus tabanlı çalışma kapsamında“1984”ün Çince tercümesinin incelenmesinden edindiğimiz bilgiler, bize romanının ilk çıktığında Çin Halk Cumhuriyeti'nde, o zamanlardaki politik ve ideolojik kısıtlamalar sebebiyle,  yasaklandığı haberini vermektedir. Ve aynı sene, Avrupa ve bütün dünya bu romanı okuyorken Komunist Çin Devleti “1984” romanını neden yasaklamıştı? 

            1984’ün Çin’de halka ulaştırılma süreci enteresandır. Eserin Çince çevirisi 1979 yılına kadar halka sunulmadı. Roman yaklaşık 30 yıl gecikmişti. Daha sonra Dong Leshan tarafından çevrildi ve Yabancı Eserlerden Seçilmiş Tercümeler Dergisi’nde, iç bölümlerde kısmen ve bölük pörçük; sayfa sayfa yayımlandı. 1985 yılının sonlarında, Dong’un çevirisi halka açık olmasına rağmen, yine de sadece 420 kopya tirajlı bir “Sınırlı Yayın” dır. (Xu, 2011, s.167). Çin’in dillere destân nüfûsunu düşünecek olursak, bir kitabın sadece 450 kopyasının satılması düşündürücüdür. Daha sonra çeviriler yapıldı ve basıldı. Ama bizi asıl ilgilendiren “1984”romanına Çin Devleti tarafından getirilen kısıtlamanın, tam olarak Çin’in Doğu Türkistan’a sistemli olarak zulüm, kamplara alma, insanlıktan çıkarma eylemlerini başlatıp baskı ve zulüm yıllarının baş gösterdiği yıllara, yâni 1947’ye denk gelmesidir…

Romanda, bir nevi gölge dünyâsında; “Eurasia ve Eastasia” Avrasya ve Doğu Asya arasında olanlar, tek bir mutlak gücün, totaliter bir hükümetin halkı kontrol etmek için kullandığı korku ve baskı teknikleri bir partinin tekeline sunulur. Bu Parti, dört bölümden oluşur: Aşk Bakanlığı, Barış Bakanlığı, Bolluk Bakanlığı ve Hakîkat Bakanlığı. Derin bir siyâsî îmâ ile siyâsî bir hiciv olarak benzeri görülmemiş bir başarıyı yakalayan roman, İngiliz dili üzerinde oldukça geniş bir etki yaratmıştır. Özellikle “Big Brother, Doublethink ve Newspeak; Büyük birâder, tekrar düşün, yeniden konuş” gibi terimler resmen sözlüklere eklenmiştir. Ancak yazar bu kelimeleri doğrudan kullanmayıp “doublethink ile newspeak; tekrar düşün, yeniden konuş” a mânâlar yüklemiştir. Diğer bir deyişle, romandaki mekân olan Okyanusya’da oluşturulan yeni dili, yâni “newspeak”i, eserde karşıt mânâya gelecek şekilde işlemiştir; Büyük Birâder ve Parti konuştuklarında, “barış”diyorlarsa bu “savaş”; “aşk” diyorlarsa “nefret”;yâhut “hürriyet”diyorlarsa “esâret”mânâsına gelmektedir. 60'tan fazla dile çevrilen eser “Yirminci Yüzyılda En Etkili Edebi Eser” listesinde en üst sıralarda yerini alır.

Distopyalarda yâhut kara ütopyalarda genellikle “dehumanization; insanlıktan çıkarma”, “tyrannical govenments; zâlim hükümetler”,çevre felâketleri veyâ felâketlere ilişkin diğer gelişmeler karakterize edilir ve sıklıkla politika, din, ekonomi, psikoloji, etik, ilim ve teknolojiye dikkat çekilir.

“1984”te anlatılanlarla bugün Doğu Türkistan’da yaşanan politik baskı, birebir örtüşmektedir. Eserde baskıcı politik kontrol vardır. İnsanları sürekli izleyen kameralar ve ekranlardan her ân duyulan baskıcı sözlü propaganda vardır. Polis sürekli vatandaşları gözlemler ve kasvetli raporlar sunar. İnsanların gözlerinde nefret ve korku vardır. “1984”ün baş kahramanı bir gün insanların kameralarla pek fazla izlenmediği, fakir ve önemsiz bir muhitten bir günlük satın alır. Fakir ve önemsiz olan muhitin, kendi derdine düşüp hayat mücadelesi vereceği düşünülerek âsice davranmayacağı ve problem çıkarmayacağı farzedilir ve bu yüzden  Parti tarafından önemsenmez. Parti, tek güç sahibidir. Her yerde, evlerde, caddelerde, apartman içlerinde, dışarıda duvarlarda, ekranlarda “Big Brother, Büyük Birader” denen parti teşkilâtı başkanının resimleri vardır. Roman kahramanı, dikkat çekmeden fakir muhitten gizlice aldığı günlüğüne yazmaya başladığında, bunun bir isyana yeltenmek olduğunun farkındadır ve polisin er veyâ geç onu yakalayacağını bilmektedir. Eserde protagonistin gözlemlerine baktığımızda gördüklerimiz, Çin’in Uygurlu kardeşlerimiz üzerinde kurduğu senaryo ile birebir örtüştüğünü görürüz. Protagonistin bakış açısından, okuyucu, hükûmet tarafından halkın üzerine getirilen acımasız fizikî ve psikolojik zulümlere tanıklık eder. 

Orwel’in“1984”teki ana hedefi, tek bir mutlak gücün, totaliter bir hükûmetin halkı kontrol etmek için kullandığı korku ve baskı tekniklerini göstermektedir. Bu amaçla Orwel, hayâtı boyunca partinin kontrolünde olan ancak isyan ve hürriyet fikirlerini kafasında oluşturan bir kahraman sunar. Romandaki mekânlardan Airstrip 1’de, herkesin aksine, kahraman hür olduğu takdîrde daha mutlu olacağını anlamışa benziyor. Airstrip 1 dünyasında hürriyetin şok edici ve yabancı bir kavram olduğunu, basit bir günlük yazmanın, kendini ifade etme eyleminin affedilmez bir suç olduğunu vurguluyor. Kahraman, günlüğe yazmasıyla düşünce suçlusu olur ve kendini en başta mahkûm ettiğini düşünür. Düşünce suçu sonsuza dek saklanamaz, er ya da geç yakalanacağını bilmektedir. Ayrıca partinin üyelerinin evlerinde dev ekranlar aracılığıyla nasıl izlendiğini açıklayarak hükûmet kontrolünün boyutlarını vurgulamaktadır. 

“1984”ün en önemli temalarından biri; devletin, fizikî kontrol gücünü sürdürmenin bir aracı olarak insanlar üzerinde psikolojik manipülasyon uygulamasıdır. Kahramanın, hürriyetin önemini kavraması, vatandaşların kendi zihinlerini kontrol etmeye muktedir olamamalarının ne kadar korkunç olduğunu fark etmesi, evlerinde bulunan ekranların sürekli bir propaganda akışı içinde, Okyanusya’nın ve yöneticilerinin büyüklüğünü anlatıyor olması, vatandaşların her gün rakip milletlere öfke ve nefretlerini biledikleri iki dakikalık nefret muhtevâlı kitle toplantısına katılmak zorunda olmaları, bakanlık isimleri ile faaliyetlerinin çelişki göstermesi ve sahtekâr bir şekilde psikolojik manipülasyonu hedeflemesi, böylece kişinin zihninin tamamen dağılması sonucu bağımsızlık ve irade duygularının Parti’ye duyulan inanç ve korku ile yer değiştirmesi şahsî düşünmenin suç olduğunu hararetle benimsemeleri ile netîceleniyor. Ve nihâyetinde vatandaşlar düşüncenin suç sayılmasını artık kabûl ediyorlar, Parti’yi problem olarak görmüyorlar. Roman kahramanının isyan duyguları, onu koyun sürüsünden ayırıyor. O kendini totaliter devletten ayrı bir varlık olarak görüyor. Bunları günlüğe geçirmesiyle artık düşünce suçlusu oluyor ve zihninde kendisini en başta mahkûm ederek notlarını alıyor. Biliyor ki düşünce suçu sonsuza kadar saklanacak bir şey değildir, er veyâ geç yakalanacaktır.

Eserde dikkatleri çeken bu noktalar ve eserin Komunist Çin’de uzunca zaman yasaklı kitap olması noktaları, Doğu Türkistan gerçeğinin alarm zillerini kulaklarımıza çalmaktadır.

Bugün Doğu Türkistan’da var olan baskıcı politika; dev ekranlar, komünist parti lideri Xi Jinping’in her yere asılı, her an insanların gözü önündeki resimleri, polisin sürekli insanları kontrol etmesi, kasvetli raporlar, propaganda memurları, günlük hayata entegre olmuş durumdadır.

Bugün, Çin Devleti’nce memur olarak atanmış kişiler, her eve gidip kontrol etmek için gönderilen Çinli ajanlar bulunmaktadır. Bunlar maaşlı memurlardır. Bu ajanlar evlere gidiyor, onlarla yemek yiyor, selfi çekiyor hatta yataklarında uyuyorlar. Uygurlular her nereye, evlerine dahi gitseler izleniyorlar. Nereye gitseler her yerde Parti liderinin yüzünü görüyorlar. Bütün evlerde Komünist Parti başkanı Xi Jinping’in resimleri olmak zorunda. Doğu Türkistan’da herhangi birinin cüzdanını açarsanız orada da Xi Jinping’in resimlerini göreceksiniz. İnsanlar kendilerini korumak için bunu yapmak zorundalar, yoksa er ya da geç başlarına belâ gelecek.

Çinli ajanların dikkat ettikleri bir husus da, evde Çince mi yoksa Uygurca mı konuşulduğudur. Parti, kullanılan dili kontrol altında tutmakta, kullanılan kelimeleri kısıtlamaktadır. Dini hatırlatan “Allâh’a emânet, selâmün aleyküm”gibi sözler, “Çin Devleti’ne düşman olmak.”mânâsına geldiği için sakınılan sözler durumundadır. 

Yüksek kelime haznesi, yüksek zekânın göstergesidir derler. George Orwell'in “1984'”romanında“Newspeak”, Okyanusya’nın resmi dilidir. Newspeak, romanda fazla kelime kullanımını azaltmak ve İngilizce'deki birçok kelimeyi ortadan kaldırmak için tasarlanmıştır. Doğu Türkistan’da Uygurca konuşulması yasak olup Çince konuşulması diretilmektedir. Uygurca kelimeler azaltıla azaltıla bir gün silinecektir!

Romanda âsî düşünceleri düşünmek bile yasa dışı. Düşünce suçu, bütün suçların en kötüsü. Zaman zaman duyduğumuz Doğu Türkistanlı akademisyen, yazar ve şâirlerin hazin sonlarına dâir haberler, bugün orada düşünce suçunun büyüklüğünü göstermektedir. Romanda da en büyük suç, düşünce suçudur. 

Romanda polis, sürekli insanları tâkip ve kontrol eder. Doğu Türkistan’da her yüz metrede bir kontrol noktaları var. Buralarda çantalara bakılıyor, cep telefonlarında kamplara dâir bir resim ya da yazı var mı diye kontrol ediliyor. Var ise insanlar derhâl kamp denilen hapishanelere atılıyorlar.

Kamplar uydulardan görülebiliyor. Bu kamp sayılarında son yıllarda müthiş bir artış göze batıyor. Bu kamplar insanlarla o kadar dolu vaziyette ki, insanlar sıra ile üç vardiya hâlinde ancak uyuyabiliyorlar. 

Geçmiş kayıtlar silinerek kişi kimliksizleştiriliyor ve yeniden isim ve kimlik sağlanıyor. Ayrıca cep telefonlarının yer belirtmesi ile bugün Çin’de otel, cami, kafe gibi 6.7 milyon nokta devlet tarafından kontrol altındadır.

Romanda kahramanın yaşadığı sert ve sıkıcı kurgu dünyası bugün totaliter, baskıcı, zulümlere tanıklık ettiğimiz, zâlim bir dünya gerçeğinde vücut bulmuş olarak, Komünist Çin zulmü karşısında Doğu Türkistan olarak, gayet müşahhas olarak karşımızda duruyor.

Komünist Parti tarafından yeniden inşa edilmeye çalışılan Uygur Türkleri, yok edilmeden bir şeyler yapılabilir mi? Orwell’de, Aldous Huxley’de, Cesur Yeni Dünya gibi distopya eserlerindeki kurgular gerçek mi oldu?

Romanın yayınlandığı 1947 senesi ile Doğu Türkistan üzerinde baskı ve zulümlerin başlaması ve de romanın Çinceye tercümesinin hemen akabinde komünist Parti’ce yasak kitap ilân edilip senelerce okunmasına engel konmuş olması, araştırılıp yazılmayı ve gün ışığına çıkarılmayı bekleyen bir konudur.

20.02.2019

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: