8 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

İstanbul’un yaygın sıfatlarından birisi de Yedi Tepeli Şehir. Pek çok san’at ve kültür faaliyetine rümûz olan “Yedi Tepe”,29 Mayıs 1453 Salı günü[1]Türk ordusunun fethettiği Sur içi İstanbul’unun yükseltileridir. Bu inceliğin farkında olmayanlar, Yedi Tepe’yi saymaya Çamlıcalardan başlıyorlar. Hâlbuki Çamlıca’nın büyüğü de, küçüğü de daha Orhan Gâzî zamânında Türk mülküne girmişti.

Sultanahmed, Ayasofya ve Topkapı Sarayı’nı taşıyan birinci tepe, asırlar boyu Dünyâ’yı idâre eden bir karargâh, üs olmuştur. Burası, tereddütsüz şekilde, hem İstanbul’un, hem de Kürre-i Arz’ın merkezidir. Bu yüzden, Yedi Tepe içinde en “fermân-nümâ”olanı odur.

İkinci ve üçüncü tepeler, birbirine yaslanmış gibi dururlar. Nûr-ı Osmâniye ve Çemberlitaş’dan, Kapalıçarşı’yı da omzuna alıp Süleymâniye’ye ulaşan bu ikiz tepelerin, kesinleşmiş bir sınırı yoktur. Kimilerine göre Mahmûdpaşa, kimilerine göre de Üniversite Merkez Binâsı,  böyle bir sınır nişânına uygun düşmektedir. Fakat, dört alemi olan bu iki tepe, ayrılmayı aslâ düşünmezler. Nûr-ı Osmâniye, Bâyezîd câmileri ile Bâyezîd Kulesi ve Süleymâniye Külliyesi, uhuvvet kültürünü dimdik ayakta tutarlar.

Bir başka tepe birliği flâması; dördüncü, beşinci ve altıncı noktalarda püfür püfür dalgalanıyor. Fâtih ve Yavuz Selîm câmilerinden Edirnekapı’ya, oradan Ayvansaray’a uzanan târîh kokulu bölge, rûhâniyeti güfteden besteye taşıyor.

Aksaray’dan Yedikule’ye, Topkapı’ya koşan ayaklardan çıkan sesler, her dakîka yokuşa vuran kalb iniltileri hâlinde, bir hüzün piyesini sahneye koyuyor. Genç Osman merhûmun boynuna kemend olan isyân edâlı günler, bu yedinci tepenin hâtırâ defterine yazılmış.

Sur dışındaki İstanbul’un tapu kayıtlarına ise, durmadan Frenk mürekkebi damlatılıyor.

Kabataş’dan Taksim’e açılan yer altı yolu, günlük hayâtımıza yeni bir yabancı kelime getirdi:“Füniküler”.Lâtince küçük ip mânâsındaki “funiculus”, Fransızcaya “funiculaire”şeklinde yerleşmiş. Birbirine ters doğrultuda yol alan ve aralarındaki çelik halat bağlantısı ile ağırlıklarını dengeleyen iki vagondan meydâna gelen taşıma sistemine füniküler deniyormuş.

İyi de, biz bu sistemle ilk def’a karşılaşmıyoruz ki. Sultan Abdülazîz’in son saltanat günlerine rastlayan 17 Ocak 1875 târîhinde, Karaköy’ü İstiklâl Caddesi’ne bağlayan Tünel açılmıştı. Kabataş-Taksim hattından 131 yıl önce hizmete giren bu yola; Henry Gawan adındaki mühendisi ile  “ The Metropolitan Railway of Constantinople From Galata-Pera “ titrini taşıyan şirketin milliyetinden mülhem, Tünel denmişti. İngilizce “tunnel”den gelip 1875’de Türkçeye giren bu tâbir, fünikülere göre daha yerli sayılır. Sistemi, şekli, trafiği aynı olan bir taşımacılık şeklinin dilimizde karşılığı varken,  niye yeni kelime ithâl ediliyor?

Meselâ, Fransızca “cinema”,artık köylerimize varıncaya kadar yerleşmiştir. Birisi, yeni yaptırdığı sinemaya kalksa “kino”dese, zihin karışıklığına sebep olmaz mı?

Aynı şey, bu füniküler komedisinde de vardır. Kabataş Tüneli, Taksim Tüneli, İkinci Tünel, Yeni Tünel gibi çok mâkûl ve mantıklı isimler verilebilecekken, füniküler özentisini ihdâs etmenin, münâsebetsizlik dışında hiçbir îzâhı bulunmamaktadır.

Bu ve benzeri tufeylîliklerle, Türk dilinin harîm-i ismetine girilmektedir. Öz diline karşı bir minnet hissi duymayan insan, meslekî hayâtında ne kadar yukarı çıkarsa çıksın, varacağı yer, kocaman bir çukurdur. Şuûrsuzca konan yeni isimler, aslâ millî olamıyorlar.

Dipnotlar

[1]20 Cemâziyelevvel 857 Salı

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: