1 Ekim 2022

Turgut GÜLER

Yenişehir, çok kabûl gören yer adları arasında ön sıralarda bulunuyor. Bursa’dan Ankara’ya, Muşkara’ya kadar, Anadolu’da yeni ve nev şehirlerimiz doğmuş. Aynı zevkin, geleneğin bir devâmı olarak, Balkan topraklarında da Yenişehir diye bilinen beldelerimiz vardı. Rûmeli’nin en meşhûr Yenişehir’ine, bugün maalesef Larissa tabelâsını asmışlar. Serez’le, Tırhala’yla, Selânik’le aynı coğrafyayı paylaşan bu bizim eski Yenişehir, 19. yüzyılda edebiyâtımıza Avnî’yi armağan edecektir. Fâtih Sultan Mehmed Hân’dan sonra, Türk dîvân şiirinde Avnî mahlâsını kullanarak adını duyuran ikinci şahıs, Yenişehirli Avnî’dir.

Mora’da, Aydın’da, Tokat’da ve daha pek çok yerde kurduğumuz veya adını koyduğumuz nice Yenişehir, yeniliklere kapılar açarak zamâna dağılmışlardır. Elbette, Eskişehir adını verme âdetimiz de varmış. Ama Yenişehir’e nazaran, bu, çok değil. Antik Dorileon’u Porsuk sularında yıkayarak, Eskişehir’i lüle taşı misâli Anadolu duvarına rapteden Türk zevki, yenide olduğu gibi, eskinin de lâtif yanlarını keşfediyordu.

 Şunu, silinmeyecek harflerle zihnimize nakşetmemiz lâzım: 

                        “Vatan toprağına konmuş yer, dağ, su adları; sınırlarımızın dışında kalsa da, hâlâ bizimdir.” 

Yahyâ Kemâl, Süleymâniye’de Bayrâm Sabâhı şiirinde:

                        “Hem bu toprakta bugün bizde kalan her yerde,

                        Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde”

diyerek, bu hakîkati şâirâne tarzda ifâde etmiştir. Milletimizin koyduğu bu isimler, aynı zamânda millî idealimizin de en mühim ilham kaynağıdır…

Mukâbele-i bi’l-misl, yâni ayniyle karşılık vermek, milletlerarası politikanın en başta gelen düstûrudur.

Vaktiyle, Istanbul’daki Fransız elçisi, Boğaziçi’nde, Osmanlı Pâdişâhı’nın saltanat kayığının aynısını yaptırarak dolaşmaya başlamış. Buna, zorlama tedbîrlerle engel olmayı nâzik bulmayan Osmanlı Hükümdârı, hemen Pâris’deki Türk elçisine mukâbele etme direktifi vermiş. O sırada Pâris’deki elçimiz Ahmed Vefik Paşa’dır. Çok kısa denecek bir zamânda, Fransız Kralı’nın Pâris’de dolaşırken bindiği atlı arabanın aynısını yaptıran Vefik Paşa, Pâris sokaklarından geçerken, Fransızlar, Kral geçiyor zannederek ihtirâm duruşuna yöneliyorlarmış. Sonunda, Fransız elçisi kayığından, Vefik Paşa arabasından inmiş de, mukâbele-i bi’l-misl sona ermiş.

Keçecizâde Fuad Paşa’ya atfedilen bir anekdot da, yine bu husûsdaki târîhî büyüklüğümüzü ortaya koyuyor. Sultan Azîz’in Avrupa seyâhati esnâsında, Fransa’da bulunduğu günlerde, Türk Hükümdârı, İmparator’la buluşmasına biraz geç kalır. Fuad Paşa, o sırada Fransız İmparatoru’nun yanındadır. Paşa’nın Fransızca bildiğini bir ân unutan İmparator, Sultan hakkında, yüksek sesle yakışıksız kelimeler kullanır. Sonradan, Fuad Paşa’nın çok iyi Fransızca konuşup-yazdığı akılına gelince:

                  -Biraz önce duyduklarınızı Sultân’a bildirmezsiniz herhâlde, bunu bilhassa ricâ ediyorum.

der. 

Fuad Paşa, ânında taşı gediğine koyar:

                 -Hiç merâk etmeyin Haşmetmeâb! Hem, Sultân’ımızın sizin için söylediklerini size ilettim mi?

 

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: