Güncel Yazılar

Ersegün Eyüp KAHRAMAN

Sosyal bilimlerin doğruluğu ispatlanamayan görüşlerden oluştuğunu varsayarsak aslında her insan sosyal bilimci edasına bürünür. Kendine özgü çıkarımlarıyla, dilinden çıkan sözcükler –özgürlük, milliyetçilik, muhafazakârlık, devlet, millet gibi- aslında siyasi terminolojinin bir parçasıdır. 

Kendimde sosyal bilimci olmamama rağmen böyle bir yazı yazıyorum, halbuki bu kullanılan kelimeler belirli bir disiplin içinde birer ideolojinin temellerini oluşturuyor, diziyi de bazı ideolojiler hakkında ülkemizdeki ve dünyadaki durumları hakkında özet niteliğinde bilgilendirme amacıyla yazıyorum. Bu konuda ilk başlık liberalizm olacak.

Dünyada Liberalizm

Liberal terimi ‘‘özgür insanlar’’ sınıfını temsilen 14. Asırdan bu yana kullanılsa da siyasi alanda kullanılmaya başlanması 19. asrı bulmuştu. Bu süreç boyunca angajmanları sebebiyle toprak aristokrasisi, kilisenin gücü, kralların kutsal hakları gibi o döneme kadar Avrupa’nın dinamizmi olan birçok düşünceyi değiştirmişti. O günden bu yana Batı siyasi düşüncesinin temelini liberalizm oluşturmuştur. Bu düşüncenin başlıca isimleri John Stuart Mill, Immanuel Kant, Adam Smith, Jeremy Bentham, Jhon Rawls gibi isimlerdir.

Bireyi merkeze alarak toplumsal refahı hedefleyen liberalizmin temel angajmanları; bireyselcilik, özgürlük, akıl, adalet ve hoşgörüdür.

Bireyselcilik; feodal dönemde bireyin kendine ait çıkarları, faydaları hemen hemen hiç görülmeyip, bireyin mensubu bulunduğu sınıfın, toplumun faydası ön plandaydı. Bireyselcilikse insanların aynı statüyü paylaşmalarının tek sebebinin ‘‘birey’’ olmaları onun haricinde her bireyin farklı olduğunu, kendine has niteliklere, ihtiyaçlara sahip olduğunu savunur.

Özgürlük; bireyselcilikle paralel ilerleyen bu düşünce bireysel özgürlüğe bağlanıp liberalizmin en önemli düşüncesi olmuştur. Bu görüş bireyin özgürce yaşayacağını, satın alınamayacağı, köle olamayacağı merkezli filizlenip kişinin kendi fikrinin, planlarının sınırlandırılmamasını belirtir. Bu özgürlük tam sınırsız değildir; ancak başka bir bireye zarar vereceği şartlarda kişi haklarına sınırlamalar getirilebilir. Özgürlük kavramı daha sonra negatif ve pozitif olarak ikiye ayrılır; Negatif özgürlük birey üstünde bütün kısıtlamaları reddederken pozitif özgürlük kişinin kendi kendisinin efendisi olmasını benimser. Negatif özgürlüğü klasik liberaller, pozitif özgürlüğüyse modern liberallerin benimsemiştir.

Akıl; aydınlanma düşüncesinin bir neticesinde doğan liberalizm insanın aklı sayesinde en doğru fikri, en faydalı yolu bulabileceğine inanır. Sahip olduğu akılla doğru bilgiye ulaşır böylece hayatının kontrolünü eline alır, kendi geleceğini belirler.

Adalet; eşit olarak doğan insanoğlu şüphesiz ayrılık görmeden hem ödül hem ceza açısından eşit haklara sahip olmalı, bu düşünce liberalizmin adalet anlayışının bel kemiğidir. Sadece bununla sınırlı olmayıp bu düşünce ‘‘tek oy, tek kişi’’ ile demokrasiyi, liyakat esaslı yönetimi – ki bu meritokrasi olarak gelişecek- ve en son toplumsal/ iktisadi eşitsizliği sağlamıştı.

Hoşgörü; liberalizmin sosyal alandaki etik anlayışı ahlaki, dini, kültürel, siyasi çeşitliliğin toplum içinde yüceltilmesine dayanıyordu, bu görüşü Voltaire’in ‘‘fikirlerinize inanmıyorum ama onları söyleme hakkınızı hayatım pahasına savunurum’’ sözüne dayanmaktadır. Bu fikrin kişinin hakikati bulacağına inanılıp oluşacak olan tartışmaların toplumsal ilerlemenin lokomotifi olacağı düşünülmüştü.

Bireyi ön plana alarak doğan liberalizm bu angajmanlar temelinde birçok düşünceye de yol açmıştı; demokrasiye öncülük ederken yönetimin tek taraflılığını da azaltmak için kuvvetler ayrılığı fikrini benimsemiş, medeni özgürlükleri korumak amacıyla sivil toplumu ön plana çıkarmaya çalışmış, hem bireyin faydasını artırmak hem de devlet kontrolünü etkisiz kılabilmek için iktisadi alanda serbestliği sağlamaya çalışmıştı. Düşüncesinde gerçekleşen bu değişimler ilk liberallerin benimsediği fikirlerle farklılıklar yaratmış sonucunda da klasik ve modern liberaller olarak ikiye ayrılmışlardır.

Modern liberaller pozitif özgürlüğü savunurken, bireyselcilik anlayışını ‘‘bencilden’’ ‘’gelişmeci’’ olarak değiştirmişti. Hatta bu konuda klasik görüşü savunanlar tarafından da ihanetle suçlanmıştır. Serbest ekonomiden yönetilen ekonomiye geçerken devletin etkisini önemsemişler -1929 büyük buhranın yarattığı bir sonuç- minimal devlet anlayışından etkin devlet anlayışına geçmişlerdir. Klasikler ‘‘sosyal darwinizmi’’ köken alarak yoksulları bir kenara bırakıp bireysel sorumlulukları benimserken modernler ise toplumsal sorumlulukları kabul etmişlerdir. Refah konusundaysa klasikler daha minimal düşünürken modernler ‘‘mezara kadar’’ refah görüşündediler.

Küresel çağa gelindiğinde  ‘‘refah’’ anlayışının bu çağa hâkimiyetini de düşünürsek liberalizm şuan dünyadaki ülkelerin 2/3ü tarafından benimsenen yönetim şeklidir.

Türkiye’de Liberalizm

Ülkemizde liberalizm bir ideoloji olarak uzun bir süre benimsenmemişti, hem sağ hem sol düşünce liberalizmi tatsız, tuzsuz, lakayt bir görüş olarak tam ifadeyle de renksiz olarak tanımlar; liberalizm kendi hegemonyasını sağlayana dek hem sağ hem sol düşünce içerisinde nefes almıştı.

Biz de modern siyasi düşünceler öncelikle bir ‘‘hayat’’ veya ‘‘bağımsızlık’’ kavgası sonrasında tam olarak teşekkül etmeye çalışmıştı ama ilk liberal düşünceyi hürriyet-müsavat-adalet-uhuvet şiarıyla İttihat ve Terakki de görebiliriz ama devlet algısı, iktisadi alanda serbest piyasa düşüncesinin olmaması liberalizmden ayırır, keza İstiklâl Harbi esnasında başkomutanlık kanununa yapılan muhalefet özgürlüklerinin, demokrasi anlayışının kısıtlandığı yönünde olmasıyla liberal düşünceye sahiptir. 

Harp kazanılıp, devletin kurulmasıyla resmi ideoloji milliyetçilik olarak benimsense de hükümet ve meclis içinde buna sert muhalifler de oluşmuştu. Komunist bir iktisadi anlayışının benimsenmeyeceği kesinleştiğinde serbest ekonomi fikrini en çok savunanlardan birisi aynı zamanda milliyetçi aydında olan Ahmet Ağaoğlu olmuştu, savunduğu fikir liberal ekonomi anlayışının dibe, Keynesyen anlayışın zirveye ulaştığı -1925-1930-  dönemlere denk gelmesiyle kabul edilmemesi tabiiydi.

Rejimin az çok oturmasıyla birlikte Türk liberalizmini sırtlayan motor ‘‘milli iradecilik’’ olacaktı. Tek parti dönemine karşı en keskin muhalefet hep bu şiarla oluşmuştu, Terakki Perver Fırka ile başlayan bu hareket daha sonra Türk liberalizminin ana damarı olan ‘‘merkez sağ’’ olacaktı.

Bu fikrin en önemli aydını ‘‘150 senedir kavuşamadığımız Garp medeniyetinin cevheri; Fikir ve kanaate hürriyet terbiyesidir’’ diyen Ali Fuat Başgil’dir. Serbest piyasaya benzeterek iyi fikirlerin iltifatla yükselebileceğini  savunan Başgil, devletin gayesinin vatandaş olmasını, kuvvetler ayrılığının sağlanmasını, millete baş aradıklarını ancak bu başın da yetkilerinin sınırlanması gerektiğini savunur.

Kerametin hürriyet de millet iradesinde olduğunu savunarak muhalefet eden Demokrat Parti 1950’de iktidara gelmeleriyle aslında Cumhuriyet döneminin ilk liberal dönemi başlatmıştı. Muhalefetken savundukları kuvvetler ayrılığı ilkesini ise ‘‘milli irade’’ nin belirlediği hükümetin tüm vekaletlere sahip olduğunu ifade ederek reddetmişleri, savundukları ilke ancak 1961 anayasası ile gerçekleşmişti.

İktisadi alanda ‘‘Amerika devletçilikle mi kuruldu?’’ diyerek serbest ekonomi anlayışını benimseyerek kredinin, özelleşmenin önemini de vurgulamıştı. Bu dönemde ‘‘devlet memurluğuna’’ eleştirileri ile hiyerarşiden uzak pratik bir idarenin önemini vurgular. Kendi istediği ‘‘bürokrat’’ kesimi tam yaratamadan 27 Mayıs darbesi ile Türkiye’de liberalizm 1980’e kadar eleştirel alanda kalır. Darbe sonrası Turgut Özal dönemiyle birlikte tekrardan iktidar düşüncesine yerleşti, bu dönemden sonra liberal düşünce her alanda kendisini göstermişti. Terör sorunu çözümünde federasyon dahi her şeyin düşünebileceği, serbest piyasanın hakimliği, refah anlayışının ülkede hızla yerleşmesi, diğer siyasi ideolojilerde de liberal anlayışının tesirini de yine bu dönemde görürüz. Bu dönemde ANAP iktidarının muhalefetsiz olmasıyla birlikte Özal’ın Demirel’e ve Menderes’e kıyasla devlet adamlığından ziyade piyasa adamı olması da oldukça etkilidir.

Bu dönemde, daha önceleri sol düşünceye sahip Mehmet Barlas, Mehmet Altan, Cüneyt Ülsever gibi isimler demokratikleşme, modernleşme açısından II. Cumhuriyet döneminin başladığını ifade ederler. 

Özal döneminde oluşan burjuvazi daha sonra AKP iktidarının en büyük dayanağını oluşturmuştu, bu dönemde yine ‘‘milli irade’’, refah söylemleri benimsedikleri liberal anlayışının önemli göstergeleridir. Çoğulcu, karmaşık toplumu uygarlık anlayışının merkezine alan bu dönem, liberalizmin dünyada tek güç olduğu –özellikle Sovyetlerin yıkılmasıyla- döneme denk gelmesi şaşırtıcı olmasa gerek.

Adalet, özgürlük, eşitlik gibi kavramlarla muhalefet olarak ülkemizde görülmeye başlanan liberalizm, hemen her ideolojide kendini var etmeye devam ederken, 80li yıllarla birlikte neoliberalizm olarak tekrar iktidar olup, muhafazakâr-liberalizm ile de ülkemizde –dünya siyaseti ile paralel bir şekilde- zirveye oturmuştur.

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20704129