25 Haziran 2022

Turgut GÜLER

Netîce olarak, şu anlaşıldı ki, miliyet duygusu yok edilemez. Edeceğiz diye afra tafra satanlar, bunu başaramadıkları gibi, yüzlerine taktıkları maskeleri de, tez vakitte yere düştü.

İnsanın tabiatında övülmek, beğenilmek, takdîr edilmek hisleri olmasa, herhâlde “ilerleme”denilen vâkıa da ana rahmine düşmezdi. Çünkü âdemoğlunu diğer mahlûkâtdan ayıran en mühim vasfı, mânevî hassâsiyetlerle beslenen zihin barajına sâhip oluşudur. Mânevî âlemin kapılarını açacak ilk hareket de, yapılan işe not vermek.

Eskiden, “alkış”sözünü “duâ”mânâsında kullanırlarmış. Şimdiki gibi, el şakırtısına göz ve kulak bağlanmazmış. Duâ, sessizliğin mânâlandırıldığı bir fiildir ve gönül, vicdân, nefis gibi üslerde hazırlanıp En Yüce Makâm’a takdîm edilir.

Müslüman-Türk cemiyetinin bâriz hasletleri arasında; ölü-diri, yaşlı-genç, kadın-erkek, hasta-sağlıklı ayırımı gözetmeksizin, cumhur-cemaat “duâlaşma”âdeti vardı. Her ferdin, kendi kapasitesi nisbetinde duâsı olduğuna ve iyilikleri yücelten manivelâ kuvvetinin duâda saklı bulunduğuna dâir, umûmî kanaat hâkimdi.

Hâl-hatır sorma cümleleri sıralanırken: “Duacınızım / Duânız bereketiyle / Duânızı eksik etmeyin.”klişeleri dillerde pelesenk idi. O devirlerde, kimsenin aklına duâdan - menfî mânâda - şahsiyet profili çıkarmak gibi, kuyu kazma teşebbüsleri gelmezdi.

Duâ, nice fazîletle birlikte en çok haddini bilmeyi ve tevâzûu insânîleştiriyor. Çünkü duâ eden gönülün sâhibi, hangi mertebede bulunduğunu ve kemterliğinin sınırlarını bilerek el kaldırmaktadır. Duâ iklîminde kibir ve akrabâlarının saf tutması mümkün görünmüyor.

Duâyı, aslâ hafife almayın. Maddenin kimyâsını teşkîl eden atom yapısında elektron, nötron ve çekirdek minvâlinde cereyân eden dâimî hareketin, duâdan başka izâhı olabilir mi? Şafak vaktinin ilk ışıklarıyla cıvıldaşmaya başlayan kuşların, kendi ihtiyaçlarının çok üstünde bal yapan arıların akıl durduran, göz kamaştıran mesâîleri, hep duâ rengindedir. Bir bakıma, tabiatın her yönden tesis ettiği dengenin orta yerine duâ vitesi kurulmuş.

Canlı-cansız bütün yaradılmışlar, duâ refleksi içinde istîf edilmişler. En çirkin görünen şekil ve aksediş, aslında duânın eteğinden tutunma yarışında. Bunu fark etmek için, duâ literatürüne âşinâ olmak lâzım.

Bizi, duâsız bırakmaya çalışanlar bile, kendi iç hesaplaşmalarında bir çeşit duâ tavrı ortaya koyuyorlar. Duâdan uzak duran, kendinden ve gönlünden uzaktır. Gönülden uzak olan ise, aslâ hak terâzisini kuramaz.

Hak, adâlet, hukûk üzerine sarf edilen sözler, nedense hep salata malzemesi seviyesinin üstüne çıkamıyor. Dikkat etsen de, etmesen de, bir yerinden kendine yönelik adlî muâmele paragrafı açıldığını görüyorsun. Bunu, illâ bir dâvâ dosyası şeklinde düşünmek yanlış. Bâzı terâzi ağmaları, “mücerred”in gücünü göstermesi bakımından mânidâr oluyor.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: