Güncel Yazılar

Ersegün Eyüp KAHRAMAN

Dünyada Muhafazakârlık

İsminden de anlaşılacağı gibi sahip olduğu değerleri muhafaza etmek üzerine kurulmuş olan muhafazakârlık siyasi bir ideoloji olarak ilk kez 19. asırda kendini modernleşmeye karşı direnme arzusu ile göstermiştir. Diğer ideolojilere kıyasla ‘‘doktriner’’ bir anlayışına karşı çıkmasıyla entelektüel birikim bazında oldukça mütevazîdir. 

Daha otoriter bir anlayışa sahip bu fikir; gelenek, insanın kusurluluğu, organik toplum, hiyerarşi ve otorite, mülkiyet gibi kavramlar üstüne oluşmuştur. Bu fikrin ilk temsilcileri Thomas Hobbes, Edmund Burke, Friedtich von Hayek, Robert Nozick gibi isimlerdir.

Gelenek; muhafazakârların değişime karşı çıkma dayanağını oluşturan bu düşünce insanın sahip olduğu geleneğin Tanrı tarafından bahşedildiğini bu sebeple geleneğe sahip çıkarlarsa geçmişe bağlı oluşacak kolektif şuur ile toplumsal sorunları ortadan kaldırabileceklerine inanırlar. Tabii bunu Tanrı hediyesi olarak görmeyenler de vardı; onlara göre gelenek ölmüş olanların demokrasisi olduğunu bu sebeple onların kararlarına güvenmenin en doğrusu olduğuna inanmaktadırlar.

İnsanın kusurluluğu fikri sanıyorum muhafazakârlığı diğer siyasî ideolojilerden en keskin ayıran düşüncedir, nitekim muhafazakârlığın felsefesi de bu fikre dayanmaktadır. Kusurluluğa göre insan birey olarak doğduğu ilk andan itibaren kusurlu bir varlıktır. Bu sebeple diğer doktriner fikirlerin bir fayda sağlayamayacağına inanıp kişinin fikirlerini pragmatik bir anlayış içinde tarihe ve tecrübeye dayandırmalıdır.

Organik Toplum fikrine göre insanın yaşadığı toplumdan ayrılamayacağı, toplumla birlikte var olacağına inanılır ve bu birlikteliği ortak görev yükümlülükler sağlayacaktır.

Hiyerarşi ve Otorite; Muhafazakârların disiplin anlayışı, hiyerarşi ve otoriteye dayanıp toplum içindeki düzenin teminatını sağlamaktadır. Onlara göre insan eşit olmayan şartlarda doğmuş, güç, statü, mülkiyet gibi kavramlar eşitsiz dağılmıştır, bu aslında insanların kendi içinde bir hiyerarşiye sahip olmaları için vardır ve doğal aristokrasiyi oluşturur. Otoritenin de etkisiyle sağlanan hiyerarşi aile, okul gibi her türlü kurumda toplumun kusurunu örtmesini sağlayacaktır.

Mülkiyet; Muhafazakârlar için mistik bir düşünce olup toplum içindeki liyakatın bir göstergesi veya sonucudur. Tanrı tarafından emek verenin bunun karşılığını alacağını olan inancını besler, çok çalışan, çok kazanan bir sonuç olarak mülk sahibi olmalıyken mülk sahibi olan kişi kendini korunmuş bir hayata sahip olduğuna inanır. Bu hem kendine güven verirken hem de başkalarının mülküne saygı duymasını sağlar. Başka bir yönden de kişinin kendi mülkü kişinin mahremidir, bu toplumun ruhsuzlaştırılmasını önler, bu fikirle de sosyalizmin toplumsal mülkiyet hakkına karşı gelmektedirler.

Bu fikirler çerçevesinde gelişen muhafazakarlık imparatorluk çağının bir fikriydi, milliyetçiliğin dünyada hakim olduğu alan genişledikçe muhafazakarlar da revizyona gitmek zorunda kaldılar. Böylece ‘‘tek millet’’ ve ‘‘Hıristiyan demokrasi’’ ana geleneklerinden oluşan paternalist muhafazakârlık gelişti. Liberalizmin yayılmasıyla birlikte hiyerarşik düzeni ya millet kavramı üzerinden ya da din üzerinden korumayı hedefleyerek iktisadi alanda da Keynesçi politikayı hedeflemiştir. Muhafazakâr demokratların temelini oluşturan paternalist düşünceyi, muhafazakârlığın büyük bir dalı olarak düşünecek olursak bu dalın devamında da karşılaştığımız açan çiçek de liberteryen muhafazakârlık olacaktır. Pragmatizm, gelenekselcilik, doğal düzen gibi muhafazakârlığın birçok temel düşüncesi piyasa düzeni, bencillik, ilke gibi görüşlerle yer değişecektir. Uzun bir süre özellikle ABD’de bu fikir oldukça yaygınlaşsa da liberalizmin yarattığı toplumsal sorunlar sebebiyle 1970’lerin sonuna doğru ‘’yeni sağ’’ ideolojisiyle otoriter düşünceyi hâkim kılma yoluna girmiştir.

Türkiye’de Muhafazakârlık

Ülkemizde muhafazakâr görüş asıl varlığını erken cumhuriyet döneminde göstermeye başlar, o zamana kadar gelen düşünceler –İslamcılık dahil- genel manada bir modernist düşünce çerçevesindeydi ancak cumhuriyet döneminde halifeliğin, saltanatın kaldırılması gibi uygulamalar ile modernizme karşı geçmişi ‘‘restore’’ etme düşüncesini benimsemişlerdi.

Aslında bizde bu fikir takrir-i sükûn kanunu sonrasında ülkedeki değişikliklere karşı İslamcılık’ın bir kolu olarak doğmuştur. Kanun sonrası bazı düşünce insanları cumhuriyete karşı düşmansı bir tavra – daha sonra siyasal İslamcılığın temelleri burada doğacak- bazılarıysa cumhuriyetle barış içinde ama ‘‘eskiye olan özlemi’’ öne sürecektir. Bu ikinci kesim muhafazakâr düşüncenin temellerini oluşturur.

İlk dönemde Yahya Kemal, Nihat Sami, Ahmet Hamdi gibi aydınlar bu düşüncenin önde gelen düşünce insanlarıdır. Özellikle Yahya Kemal’de Osmanlı’da şahikaya çıkan klasik kültürümüzü restore etme fikrini görürüz veya Tanpınar’da da modernizmi eleştirirken klasik mimarimize olan özlemi, onda imar değil iman edildiğini görürüz.

İlerleyen süreçlerde tabiî ki sadece modernizme değil milliyetçiliğe de bir eleştiri görürüz. Özellikle Nurettin Topçu’da kurucu ideolojinin ‘‘ferd yok cemiyet var’’ düsturunu benimsemesi toplum içinde ruhu öldüreceğini, maddeci bir toplumun çürüyeceğine dair bir eleştiri görürüz. Benzer eleştiriyi Yahya Kemâlin Ziya Gökalp’e karşı ‘‘estetikten yoksun’’ ithamında da görürüz. 

Muhafazakârlar ancak ruhun insanı çürütecek tüm gelişmelere karşı insan olmayı koruyacağına inanır, Peyami Safa doğu batı tenkidini yaparken bizim doğuyu yani ruhu temsil etmemizin güvencemiz olduğundan bahseder. Romanlarında buna sık sık yer vermiştir özellikle Fatih-Harbiye’de batıyı temsil edenler hep bir rezillik, kokuşmuşluk içinde gösterilmiştir.

 Bu dönemde ‘‘köylücülük’’ anlayışının yükselişi de şüphesiz tesadüf değildir özellikle Remzi Oğuz ve Nurettin Topçu’nun önemle vurguladığı ‘‘taşralı, köylü’’ simgesi ruhun özünü oluşturmaktadır. 

Siyasi arenada da milliyetçi bir parti olan MHP’nin doktrini 9 Işık’ta da köycülüğe yer vermiştir. Muhafazakârlığın milliyetçiliğe yanaşmaları da bu dönemde görülebilir; Meselâ Necip Fazıl’ın MHP çatısı altına girmesi, Müslümanlığın burada yaşanacağını belirtmesi, İbrahim Kafesoğlu’nun ‘‘Türk-İslam Sentezi’’ eseri paternalist yaklaşımın ayak seslerini oluşturmuştur. Bu görüşü daha sonra Erbakan’ın Milli Görüş hareketi de benimseyerek özellikle paternalist muhafazakârlığın ilk örneklerini oluşturmuştur.

12 Eylül müdahalesinin akabinde muhafazakârlık anlayışı dünya ile paralel bir şekilde Özal’ın önderliğin liberal muhafazakârlık şeklini alır. Yönünü milletin pratik zekasına dönerek, rekabetçi bir anlayışı savunmaya başlar. Bu görüş muhafazakâr modernleşmeyle birlikte gelenekle barışık bir elit kesimi yaratmaya başlamıştır. Toplumda da başlayan bu değişimi kaçırmayan bir grup da milli görüş hareketinden ayrılarak ‘‘modern, gelenekçi’’ kimlikleri ile AKP yi kurarak bu akımın zirve noktası olmuşlardır. 2014’de yapılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı ne kadar şatafatlı olsa da o kendi kesimleri için büyük bir sorun atfetmez; çünkü o saray cumhuriyetin ruhsuz bir mimarisi değil, muhafazakârlığın bir ürünüdür.

‘‘Geleneğe bağlı’’ fikriyle ortaya çıkan Türk muhafazakârlığı uzunca bir süre milliyetçiliğe, modernizme karşı eleştirisiyle saflığını korumaya çalışmıştır; sosyalist bir lideri dahi ‘‘Demirellerden, Türkeşlerden milliyetçilik öğrenecek değiliz’’ dedirecek yükselen milliyetçiliğe karşı çare bulamamıştı. Uzun bir süre hem siyasi hem fikri hayatımıza ‘‘milliyetçi-muhafazakâr’’ fikri damga vurmuşken, liberalizmin tekrardan yükseldiği bir dönemde modern, liberal bir hâl almıştır. Aslında bu Türk muhafazakârlığının hudutsuz ancak sürdürülebilir bir melankoli olduğunun göstergesidir.

Medeniyet Tasavvuru

Zeki Salih ZENGİN
İslam, Ahlâk ve Etik
Serdar UĞURLU
Eski Türklerin Dini

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

25736281