17 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

Hukûkla aklın izdivâcı, her zamân saâdet getirmiyor. Çünkü aklı besleyen derelere o kadar çok çakıl taşı doldurulmuş ki, suyu hedefe ulaştırmak iyice müşkil hâle gelmiş. Önce, bu dere yataklarının temizlenmesi lâzım.

Kurtuluşumuzun temelinde, hukûk olgunluğu elbette var, ama ondan önce eğitimdeki düğümleri çözüp, milletin hak ettiği maârif sistemini kurup işletmek lâzım. Hukûkun, eğitim anarşisinden en ziyâde menfî tesir kapan bir tatbik gücü olduğunu, artık öğrenme vaktidir. Lâkin bu iş için de ağzımızda ve kalemimizde “dil”kalmadı.

Dilde sâdelik düşüncesi, bizim ufkumuzda henüz mânâ derinliği kazanamadı. Sebebine gelince, sâdelikle zenginliği bir arada tutamıyoruz. Zannediyoruz ki, sâde dil zengin olamaz, zengin dil de sâde. Kelimelere etimoloji şablonu geçirirsen, elbette elinde, avucunda söz nâmına sermâye kalmaz.

Fransızlar, İngilizler, Almanlar ana dillerine bizden daha mı az bağlılar? Hiç değil! Ama onlar aslâ dağarcıklarına dâhil olmuş kelimeleri irsî tasnîfe tâbi tutmuyorlar. Yalnız, öyle bir şey yapıyorlar ve uyguluyorlar ki, yeni dil unsuru, millî bir elbîse giyiyor. Yazılışları aynı, fakat telâffuzları çok farklı nice tâbir, bu terzi hünerinin derecesini gösteriyor.

Aynı durum, İslâmî dâirenin ortak medeniyet dillerinde de yaşanmış. Maydanozdan merdivene, gülden bülbüle, Osman’dan Ayşe’ye uzanan pek uzun bir kelime katarı, Türk hançeresine uydurulmak için, asırlarca haddehânemizde dövülmüş.

Şimdi, bütün bu tecrübe yekûnunu elimizin tersiyle itip, şânlı bir milleti kabîle dili çapına mahkûm ediyoruz. Zengin dil mîrâsını, sâdelik inâdına yok sayıyoruz.

Dünyâ’daki büyük işlek ve zengin dillerin hepsine bir bakın, istisnâsız imparatorluk bakıyesi diller olduğunu göreceksiniz. Türkçe de, çok köklü bir imparatorluk dili idi. Ne yazık ki, bugün redd-i mîrâs ile övünen, dil fukarâlığını meziyet ve fazîlet olarak takdîm eden bir garîb zihniyetin elinde, Türkçe son derece acınacak perâkende tezgâhına dönüştü.

Bir taraftan budama ameliyesi, diğer yandan moda salgını hâlinde yabancı kelime istilâsı, Türkçenin tâkatını kuruttu. İslâmî renk ve boya taşıyan kelimelere hâin muâmelesi yapılırken, Batı menşe’li harf kümelerinin, hiçbir rafine işlemine tâbi tutulmaksızın kullanılması, aslında Türkçe’yi yok etmeye çalışanların niyetini de açıkça ortaya koyuyor.

Dil yâresinin en iflâh olmaz sahîfeleri, maalesef resmî sıfatlarla açılıyor. Başta Millî Eğitim teşkilâtı olmak üzere, hemen bütün devlet kademeleri, Türkçe’nin dibini oyacak mesâî husûsunda âdetâ yarış hâlindeler.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: