26 Haziran 2022

Nilgün DAĞ

Türkler, pek yaşam öyküsü yazmazlar. Belki sözlü kültür dairesinde kalmadaki ısrarlarından, belki de kendilerini “birey” addetmedeki eksikliklerinden sebep, Türklerde biyografi veya terceme-i hâl geleneği pek yerleşmemiş ve gelişmemiştir. Batı’da ise “birey”, tüm yaşam alanlarının baş aktörü olduğu ve her türlü değerin [aile, devlet vb.] önünde bulunduğu için yaygın ve yerleşik bir biyografi kültürü ve külliyatı vardır. Bu gelenek, günah çıkarmanın veya itirafın Hıristiyanlıktaki sakramentlerden biri olmasıyla da izah bulabilir. 

Biyografiler, bir toplumu ve o toplumun iyi ve güzel eserler vücuda getirmiş kıymetlerini tanımanın bir yoludur. Aynı zamanda bir toplumu o toplumun akıl, fikir ve sanat hayatında yer etmiş entelektüel şahsiyetleri üzerinden tahlil etmede de önemli bir dipnottur. Bireysel ölçekte ise hayatın insana, insanın da hayata bıraktığı izleri görmeye vesiledir. 

Şöyle ki...

Dar gelirli bir ailenin çocuğu olarak Cezayir’de dünyaya gelmiş bir sanatkâr ve filozoftur, Albert Camus. Baba tarafından Fransız, anne tarafından İspanyol bir aileye mensuptur. Babası ziraat işçisi, annesi ise hizmetçidir. Yoksul bir hayat sürmüştür. Bir yaşını doldurmadan babasını kaybetmesi, ailesinin yeterince zor olan hayatını daha da zor hâle getirmiştir. Baba figürünün yokluğuna eşlik eden geçim darlığı Camus’u çok küçük yaşlardan itibaren mücadelelerle dolu bir yaşama sürüklemiş; neyse ki kazandığı burslar sayesinde öğrenim hayatını tamamlayabilmiştir. Nobel ödülünü ithaf ettiği öğretmeninin sağladığı bursla 1923 yılında liseye girmiş; lisenin ardından Cezayir Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne kaydolmuştur. Üniversite yıllarında yakalandığı -kendi ifadesiyle- “verem ve komünizm illeti” Camus’un hayatında, düşünce sisteminde ve eserlerinde kendisini hissettiren iki mühim olgu olmuştur. Babasızlık, sefalet içinde geçen çocukluk yılları, savaşlar ve savaşların ortaya çıkardığı olumsuzluklar Camus’un düşünce evrenini inşa etmiştir. Ölüm, başkaldırı, anlamsızlık, absürdizm, nihilizm Camus’un eserlerinin ana temasını meydana getirmiştir. Nihilizmin üstesinden gelme yollarını aradığı Veba, insanın içine düştüğü yabancılaşmayı anlatan Yabancı, yaşamın anlamsızlığını ve varoluşun saçmalığını intihar teması etrafında irdelediği Sisifos Söyleni, başkaldırma ahlâkını ortaya koyduğu -ve Sartre’la olan dostluğunun bozulmasına sebep teşkil eden- Başkaldıran İnsangibi unutulmaz eserler Camus’a 1957 yılında Nobel edebiyat ödülünü kazandırmıştır. Üç yıl sonra ise geçirdiği bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetmiştir.

Camus’un aksine Jean Paul Sartre, zengin bir ailenin çocuğu olarak 1905 yılında Paris’te dünyaya gelmiştir. Baba tarafından Fransız, anne tarafından Alman bir aileye mensuptur. Babası bir donanma subayıdır. Camus gibi Sartre da babasını erken yaşta kaybetmiş ve çocukluğu bir otorite figürü olmadan geçmiştir. Ancak Camus’dan daha iyi bir eğitim almıştır. Çeşitli liselerde öğretmenlik yapmıştır. 

Fransa’nın Cezayir’i işgal altında tuttuğu yıllarda sokaklarda Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ye kafa tutmuş ve onu kınayan bildiriler dağıtmıştır. De Gaulle ise, onu “Sartre Fransa’dır” diyerek yüceltmiştir. Sartre, 1964’te Nobel edebiyat ödülüne layık görülmüş; ancak, bu ödülü geri çevirmiştir. 75 yıllık dünya hayatı 1980 yılında sona ermiştir. 

Hayata yoksul başlamak ve öyle sürdürmek, Camus’u pozitif bir düşüncenin peşine takılıp gitmekten alıkoyarken hayatı konforuyla yaşama lüksüne nail olmak da Sartre’ı hayatın gündelik kaygılarından uzak tutmuştur. Camus, başkaldırıyı insan yaşamındaki en büyük değer olarak görmüş; Sartre ise, geneli itibarıyla hayatına dair özel bir memnuniyet geliştirmiştir. Onların yaşamlarına bakınca Marx’a hak vermemek imkânsız. Dediği gibi: “Ekonomi hayatı belirler”. Oysa ekonomi, hayatlarımız kadar düşünce evrenimizi de belirler. Takdimimdir...

Kürsi-i Temaşa’dan...

İnsanın insana rahmet olduğu günler vardı. Sonradan ne oldu bilinmez, beşeri direnç kuvveti düştü. Şüphe paranoya ile kardeş oldu. Duygular izne çıktı. Hız, zamanı lağvetti. Teneffüs sıkıntısı baş gösterdi. Tecessüsün önü kapandı. Cümle taşıyacak hâl kalmadı. Şiddetin yeni formları doğdu. Utanç, bir sosyal kontrol mekanizması olmaktan çıktı. Kıymet hayatlarımızdan çekildi. İnsanlık manevi takatsizlik illetine yakalandı. Ve hayatını toprağa verdi... 

Sonra... 

Yan yana geldiğinde iyinin kötü’ye, kötünün de iyi’ye üstünlük kuramadığı, yalan’ın doğru’yu, doğru’nun da yalan’ı hezimete uğratamadığıAraf’ta dirilmesi imkânsız bir zamanın damla damla yağışını izlemeye koyulduinsanlık, ıstırap içinde. İki dünya arasına atılmış bir hamakta hayata platonik olarak özendi. “Hiç” olduğuna emin olamadı. “Âlem” oluşuna da bir işaret bulamadı.Hayatın daha fazlasına değip değmeyeceğine hükmedemedi. Araf’ta “bir muammanın peşrevinde muallakta”[1]kaldı...

[1]Murathan Mungan’ın eşsiz belagatından ilhamla. 

Yazar Hakkında:

Nilgün DAĞ